kapat

01.05.1999
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
S u p e r o n l i n e
Magazin
I H Y
Sofra
L E I T Z
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
Hazırlayanlar
Sabah Künye
E-Posta

1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 1999
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.


Baykal'ın hakkı

CHP'nin eski Genel Başkanı Deniz Baykal'ı Mehmet Ali Birand'ın 32. Gün'ünde izledim. Baykal seçim öncesinde söylediklerini biraz daha açıklık ve samimiyetle yaptı o gece.

Bu arada Baykal'ın "çok haklı" olduğu bir konu dikkatimi çekti. Şöyle dedi: "19 Nisan sabahından itibaren pekçok kişi 'biz ne yaptık böyle' demeye başladı."

Hemen araya gireyim, 20 Nisan'dan beri ulaştığım çevrelerde garip bir "82 Anayasası sendromu" gözlemliyorum. 82 Anayasası biliyorsunuz halkın yüzde 92'sinin oyuyla kabul edilmişti. Ancak herkes kendini "yüzde 8'in içinde" gösteriyordu. Hatta bu konu batı basınında espri konusu bile olmuştu. Bir yazar "Türkiye'de nedense hep yüzde 8'e rastladım" diye yazmıştı.

Bu seçimlerden sonra da benzer bir durum yaşadık. CHP baraj altında kalınca, özellikle sol eğilimli olduğu bilinen kişiler hep "Ben CHP'ye oy verdim" dediler.

Neyse öyle olmadığı ortada aslında.

Ancak bir "pişmanlık" olduğu da kesin. Son günlerde pekçok kişiden "Böyle olacağını bilseydim, CHP'ye oy verirdim" sözünü duyuyorum. İyi de iş işten geçti artık.

"Liderler partileriyle kontrat yaparlar"
Seçimde başarısız olan ANAP, DYP ve Fazilet Partisi liderlerinin istifası isteniyor, ama onlar direniyor biliyorsunuz. Siyasetle yakından ilgilenen tanıdık bir isim liderlerin bu direnişine karşı "kontratları bitti" cümlesini kullandı.

Ben de "Ne kontratı?" diye sordum. Güldü ve anlattı:

"İnsanlar niçin bir partinin başına geçmek ister? Çünkü ülke yönetimiyle ilgili projelerini hayata geçirmeyi hedefler. Bunun için de önce partilileri ikna etmesi gerekir, ki onu başa geçirsinler. Partililer lider seçerken, bu kişinin partiyi iktidara taşımasını beklerler. Yani parti ile lider arasında bir tür kontrat, sözleşme imzalanır."

Sonra devam etti: "Örneğin Mesut Yılmaz liderlik yarışına girdiğinde, ANAP'ın başında, rahmetli Özal'ın oturttuğu Yıldırım Akbulut vardı. Akbulut hem Başbakan hem de parti başkanıydı. Ama Yılmaz, partisine, Yıldırım Akbulut'tan daha iyi hizmet vereceğini, ANAP'ı o andaki durumundan daha iyi bir iktidar noktasına taşıyacağını söyledi, söz verdi. ANAP'lılar da buna güvenerek Yılmaz'ı başkanlığa taşıdılar. Beklediler ki, ANAP Yılmaz'la daha büyüyecek, iktidarın tek sahibi olacak. Yılmaz bunu yapamadı, iki seçimde de ANAP oylarını geriletti. Bu durumda verdiği sözler yerine getirilmemiş, bir anlamda sözleşme ihlal edilmiş oldu. O halde her sözleşmenin bozulmasında ne yapılırsa, Yılmaz da onu yapmak zorunda."

Ardından söz Çiller'e geldi. Aynı kişi Çiller'in durumunu da şöyle değerlendirdi: "Çiller genel başkanlığı bir yarış sonunda kazandı. Karşısında Demirel'in desteklediği aday da vardı hatta. Ama DYP'liler iktidara Çiller'le geleceklerine inandılar. Onunla bir sözleşme imzaladılar. Bugün geldiğimiz noktada, Çiller de sözleşme kurallarını yerine getiremedi. Kontrat bozuldu artık, geçerliliği kalmadı."

İşte siyasetin çok yakınındaki bir kişiden, liderlerin durumuna ilginç bir yaklaşım.

Bunu kini anlamak zor
Televizyon ekranlarındaki görüntülerin dehşetini hafızalardan silmek mümkün değil. Yerde yatan bir genç, onun üzerine uçarak atlayan bir başka genç. 4 kişi birden tekmelerle vuruyor yerde yatana. Üstelik kafasına, yüzüne. Televizyonunuz o sırada açık olduğu için zorunlu olarak izliyorsunuz bu görüntüleri, içiniz kalkarak, başınız dönerek.

Yerde yatan solcu bir gençmiş. Vuranlar ise Ülkücüler'miş.

İyi de, ne farkeder ki. Tam tersi de olabilirdi belki.

Görüntüleri izlerken insan düşünmeden edemiyor: "Paylaşılamayan nedir, bu gencecik insanları birbirine öldüresiye saldırtan duygunun kaynağı neresidir?"

Kavga her zaman olur. Hepimiz gençlik günlerinde, zaman zaman kendimizi olayların içinde bulduk. Ama kavganın bile bir kuralı vardır. Karşınızdakine yumruk atarsınız ilk sinirle, yere düşer, ondan sonra duralarsınız, yerde yatan adamın suratına tekmeyi yapıştıramazsınız. Bu çok insanı bir duygudur.

Demek ki bazı gençlerde bu duygular iyice körelmiş. Duyguların körelmesi ancak beyinlerin tahribata uğramasıyla mümkün olabilir.

Ayrıca, hele şu günlerde hiçbir siyasi görüş ya da ideoloji, karşınızdaki insanı ezmeye gerekçe olacak kadar güçlü ve haklı değil.

Kin ve nefretle bezenmiş bir fikir, ne o görüş sahiplerini ne de toplumları hiçbir yere götürmez. Ayrı görüşler her zaman olacaktır ve olması da esastır. Herkesin aynı şekilde düşünmesi ve davranması mümkün değildir.

Türkiye fikirlerin değil de yumruk ve tekmelerin konuştuğu döneme geri dönmemelidir. Burada hem herkes bireysel olarak sorumludur hem de siyasi kuruluşlar.

Bugün de önemli
Bugün 1 Mayıs. Bütün dünyada sevgi ve barış bayramı olarak şenliklerle kutlanan bugünü yine kâbusa çevirmek isteyenler var. Anlaşılmaz bir kin ve öfkeyle sokağa dökülen bir avuç kendini bilmez yıllardır ortalığı cehenneme çeviriyor. Oysa Türkiye'nin her alanda ulusal bir anlaşmaya, barış ortamına ihtiyacı var. Birbirimizi kırarak, dökerek, yok etmeye çalışarak hiçbir yere varamayacağımızı artık görmemiz gerek. Bu bayramın bu kez olaysız geçmesini dilemekten başka çaremiz yok.

Yazarlar sayfasına geri gitmek için tıklayınız.

Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır