Seçim dönemlerini seviyorum. Siyasetçilerin çekişmelerini değil, o siyasetçilerin peşinde koşanların heyecanını, coşkusunu.
Seçimlerden önce İstanbul caddelerinde gezmek nasıl keyif veriyordu anlatamam. Her taraf bayraklarla süslü. Rengârenk bayraklar insana bir bayram sevinci yaşatıyordu adeta. Hele dizi dizi asılan ve rakip partilere ait bayraklar rüzgarın etkisiyle birbirine geçmiyor mu, öyle garip koalisyonlar çıkıyor ki ortaya, sormayın.
Ancak bütün bu güzelliği bozan bir şey vardı. O da duvar afişleri. Elbette partiler, adaylar kendilerini tanıtmak için afişler de yapacaklar. Ama bu afişler o kadar gelişigüzel ve ilgisiz yerlere de asılıdı ki görüntü inanılmaz çirkinleşti.
Hele bazı binaların, alt ve üst geçitlerin, tarihi eserlerin duvarlarına yapıştırılan afişler kenti tam anlamıyla katletti. Bu afişlerin temizlenmesi aylar sürecek, çoğu da belki yıllarca yapıştırıldığı yerde kalacak.
Oysa, belirlenen yerler dışına afiş asmak yasaktı. Ne var ki, başta yasağı uygulamak zorunda olanlar dahil olmak üzere her parti ve aday duvarları kirlettiği için kimsenin sesi çıkmadı.
Ve asıl garip olan, "İstanbul'u kurtaracağız" diye yola çıkanların kendi elleriyle İstanbul'u çirkinleştirmeleri.
Adaylar daha seçilmeden, seçilmek için çaba harcarken, İstanbul'a böyle ihanet ederlerse, seçildiklerinde ne yapacaklar diye düşünmeden edemedim.
Artık ak mı, kara mı ortaya çıktı. Şimdi herkes kentleri çirkinleştiren, binaları, güzelim duvarları bozan o afişleri kimbilir ne kadar daha seyretmek zorunda kalacak.
Yeni belediyeler tez elden bu çirkinliği ortadan kaldırırsa, yaptıkları ilk ve çok hayırlı iş o olacak.
İnsan yaşamayınca ya da çevresindeki yakınlarında olmayınca bilmiyor ya da ilgi alanına girmiyor. Oysa Türkiye'de 2.5 milyon bilenen şeker hastası varmış. Kayıtlara geçmeyenlerin ise sayısı bilinmiyormuş.
Türkiye Diyabet Tedavi ve Eğitim Merkezi yöneticileri ile sohbet ettim. Bugüne kadar yaptıkları çalışmalarını önemli bir merkezle taçlandırmayı amaçlıyorlar.
Fatih'teki Davutpaşa Medresesi'ni restore etmeye çalışan vakıf burada Türkiye'nin en modern tedavi ve eğitim merkezini kuracak. Saadettin Tantan'ın girişimiyle vakfa devredilen Roma, Bizans ve Osmanlı kültürünün mimari izlerini taşıyan Davutpaşa Medresesi'nin restorasyonu için en büyük sorun elbette maddi kaynak. Vakıf yöneticileri bu önemli merkezin bir an önce hizmete girebilmesi için hayırsever vatandaşların desteğini bekliyorlar.
Sözü gelmişken bu has talıkla ilgili bazı bilgiler de vermek istiyorum. Şeker hastalığı ne yazık ki tamamen tedavi edilemiyor, ancak iyi bir diyet ve eğitimle hastaların uyum sağlaması, birlikte yaşamayı öğrenmesi başarılıyor. Böylelikle şeker hastaları hayatlarını daha mutlu geçirebiliyor.
Vakıf yöneticileri Davutpaşa Medresesi restorasyonu için yalaşık 350 milyara ihtiyaç olduğunu söylediler.
Seçimin uzun süreceği belliydi. 4 ayrı sandığa 5 ayrı oy pusulasını atmak, bir de muhtar seçmek elbette zaman alacaktı. Ancak herhalde şanssızlığımızdan olacak bizimki iyice uzun sürdü.
Ev halkını erkenden uyandırıp, vatandaşlık görevimizi yapmak üzere bütün hazırlıklarımızı bitirdik. Saat 11.15'de evimizin yakınındaki Emin Alpkaya İlköğretimokulu'ndaki 334 nolu sandığın önünde yerimizi aldık.
Bir kargaşa ki sormayın. Çünkü sandık heyeti sabahtan itibaren gerekli düzeni kuramayınca oy verme yeri ana baba gününe dönmüş. Kimse içerden çıkmıyor, herkes balık istifi gibi öyle bekliyor.
Belli ki ya birileri özellikle sandığın başını bloke ediyor ya da sandık heyeti işi iyice yavaştan alıyor.
Beklemekten usanıp protestolara başlayınca içerisi yavaş yavaş boşalmaya başladı. Ardından giriş kapısının bir görevli tarafından tutulmasını ve içerisi boşaldıktan sonra herkesin sırayla girmesini önerdik. Böylelikle düzen sağlandı. 2 saat 30 dakika sonra bize de sıra geldi ve oyumuzu atmayı başardık.
Oysa hemen bizim sandığın yanındaki 316 ve 329 nolu sandıklarda hiç bekleyen yoktu. Eziyeti bizim sandığa çektirdiler. Hayırlısıyla bakalım.