kapat

19.04.1999
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
S u p e r o n l i n e
Yazarlar
I H Y
Magazin
L E I T Z
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İşte İnsan
Sofra
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
Hazırlayanlar
Sabah Künye
E-Posta

1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 1999
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
ÇETİN ALTAN(caltan@sabah.com.tr )


Sinema

Çoktandır sinemaya gidemiyorum; fırsatını bulamıyorum galiba... Oysa iyi bir film kadar insanın kuvvetini tazeleyen, ruhunu dinlendiren, zihnini günlük düşüncelerden kurtaran pek az eğlence vardır... Yumuşak bir koltuğa oturup, aşkı uğruna binbir fedakârlık yapan jönprömiyeleri, hırsızı yakalamak için dahiyane hünerler gösteren polis hafiyelerini, toplum içinde çeşitli belalara uğrayan çaresiz kişileri, senaristle rejisörün yarattığı usta perspektivden seyretmek, etkilenmek, bir takım gölgelere bakarak gülmek ve üzülmek...

Hayatta da her an sayısız konular etrafımızdan akar durur. Ancak bunlar dağınık ve teferruatlı olduğu için dikkatimizi yakalamaz, bizi fazla ilgilendirmez. Sinema ise bunlardan birini, başı ve sonuyla bir mihver etrafında toplar ve teksif eder.

Toulouse Lautrec'in hayatını seyrederken kimbilir kaç hanımın gözleri sulanmış; kimbilir kaç hanımın:

- Ah, onu anlayacak insan benmişim, gibi bir düşünce geçmiştir içinden...

Oysa bu hanımlar toplumda kaç defa böyle tiplerle karşılaşmışlardır da önem bile vermemişlerdir. Vermemişlerdir, çünkü sinemada olduğu gibi o tiplerin hayat dramını bir bütün olarak kavrayamamışlardır.

Sinemadan çıkarken çokcası, filmin kahramanıyla aramızda bir benzerlik bulmak isteriz. Bilhassa toy yaştayken, kahramanı biraz da taklit etmeye kalkarız. Roman okurken, hatta tarih okurken de böyledir... Ama tarihteki, romandaki, filmdeki kahramanın boyu bir seksenmiş de, bizimki bir buçuk metreyi zor geçiyormuş; ama o kahramanın zekası, bilgisi çok üstünmüş de, biz ise cehaletimizle budalalığımızı her cümlemizde ilan ediyormuşuz; olsun, kahraman ve dahi rolü yapmaktan kendi kendimizi gene de alamaz ve rol kesmeyi azıtırsak, saçma sapan komikliklere düşeriz. Kendi gücünü hesaba katmadan üstün insanları taklide yeltenmek bir beşer zaafıdır.

Belveder filmini bilmem hatırlar mısınız? Belveder bir harika adamdır. Bokstan müziğe, astronomiden felsefeye kadar her şeyi en mükemmel şekilde bilmektedir. En usta aşçı Belveder'dir, yüz metre şampiyonu gene Belveder...

En çetin logaritma hesaplarını Belveder çözer, sırıkla en iyi Belveder atlar. Belveder doktordur. Belveder mühendisdir.

Biz okuldayken bu Belveder tipine heves edenlerimiz çok çıkmıştı... Sırıkla atlayayım derken kafasını patlatanlar, öğretmene bilgiçlik taslayayım derken sıfır alanlar sınıfın eğlence konusu olmuşlardı...

Sinema üzerine Neyzen Tevfik'in bir sözü vardır ki, sık sık hatırlanmaya değer...

Neyzen'i bir gün zorla sinemaya götürmüşler. Vahşiler arasına düşen bir kızı, Avrupalı bir avcının nasıl kurtardığını ve sonra kızla avcının ormanda nasıl seviştiklerini gösteriyormuş film...

Sinemadan çıkınca Neyzen'e kanaatini sormuşlar. Bohem şair:

- İki yönden sevdim sinemayı, demiş. Birincisi her yer günlük güneşlikken, burası gece... Gün ortasında bir gece bulmak, benim şair aklıma pek tatlı geldi... İkincisi de, bir kere daha anladım ki, her halaskar, sonunda kurtardığının mutlaka ırzına geçiyor...

Lümiere kardeşler, sinema makinesini geçen yüzyılın sonunda keşfetmişlerdi... Biz henüz sinema makinesinden vazgeçtik, projeksiyon makinesi bile yapamıyoruz galiba...

Ne ziyanı var canım, bir makinenin taklidini yapamazsak bile afili rollerle bir takım kötü filmler çeviriyoruz ya, o da yeter...

Not: 38 yıl önce yazılmış bir yazı... Özel koleksiyondan...

Yazarlar sayfasına geri gitmek için tıklayınız.

Copyright © 1999, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır