kapat

CUMA 09 NİSAN 1999

YAVUZ DONAT (e-posta:ydonat@sabah.com.tr )

Kosova notları

Perşembe, saat 08.40... Üsküp-Petroveç Havaalanı'na indik... İlk gördüğümüz "askeri uçaklar... Helikopterler... Araçlar."

Sonra bir "hazırlık" fark ettik.

İsviçre Cumhurbaşkanı bekleniyormuş.

Vize işlemlerimiz yapıldı.

Havaalanından ayrıldık.

Balkanlar, baharla kucaklaşmış.

Üsküp, Ankara gibi çukurda.

Vodno Dağları'nın eteğinde.

Dağ karla kaplı.

Kentte ise ağaçlar çiçek açmış.

Solumuzda Vardar Nehri.

"Az ötemiz" sınır.

Sadece 22 kilometre.

"Savaş... Katliam... İnsanlık suçu... Çağın ayıbı" çok yakınımızda.

Yol boyunca "NATO araçlarıyla" karşılaşıyoruz.

Ve sonra...

"Çadır tarlası" görünüyor.

"Yüzlerce... Binlerce" çadır.

Burası STENKOVEÇ Kampı.

Elli bin kişi burada yaşıyor.

Anayoldan çıkıyoruz.

Asker kontrolü var.

İki kilometre ileride de kamp.

Kamp girişinde "bir kontrol daha."

Ve şimdi kamptayız.

* * *

Kadınlar, erkekler...

Çocuklar, çocuklar, çocuklar.

"Boşluğa dikili" bakışlar.

Hüsamettin Cindoruk "biriyle" konuşuyor.

"Seni tanıştırayım" diyor.

Tanışıyoruz:

Yakup Süleyman.

Yakup Bey, nasılsınız?

- Sırp polisler... Kimse bu dünyada yapamaz büle zulüm.

- Ne yaptılar size?

- Kadın kayip kacasından. Kadın bilmez kocaciği ninede. Evladi ayırdi polis anacığından.

Yakup Süleyman ağlamaya başlıyor.

Cindoruk "başını" başka yöne çeviriyor.

Biz "başka yöne."

Ağlayan, ağlayana...

* * *

"Birisi" kolumuzdan tutup, çekiyor.

İsmet Sezgin.

"Bak" diyor:

- Bu Sabahat Hanım... Dinle...

Sabahat Tırnava ile tanışıyoruz.

Kosova sürgünü.

- Abi, Bursa'da akrabalarım var. Beni götür... Beni Bursa'ya götür.

Sabahat Hanım bize sarılıyor.

Gözyaşları yüzümüzde, gözümüzde, saçımızda, başımızda.

"Beni bırakma buralarda" diye hıçkırıyor.

Yabancı TV'ler geliyor.

"Karşılıklı ağlayışımızı" çekiyorlar.

* * *

Sabahat Tırnava:

- Allah vermesin kimseciğe büle bir acı... Kayboldum... Dövüldüm... Kirletildim... Kimim ben?.. Neredeyim?

* * *

Dr. Yıldırım Aktuna bizi uzaklaştırıyor.

Kampta ilerliyoruz.

İbrahim önümüze çıkıyor.

- Durun!

Duruyoruz.

- Dinleyin!

Dinliyoruz:

- Efendiler... Nice bir süpürge ile süpürdüler bütün bir familyamı.

- Kimler?

- Sırplar.

- Kimsen yok mu?

- Yoktur. Kayıptır.

* * *

Bir kadın hıçkırıyor:

- Yazılırsın Türkiye için. Atarlar seni Almanya'ya.

Bir başka kadın:

- Çocuğum kaldı Kosova'da. Çocuğum ile buluşmak istiyorum.

Bir adam:

- Ben ne yaparım burada? Sırp, dükkanımı aldı. Arabamı aldı. Paramı aldı.

Bir başka adam:

- Kardaşımı vurdular. Benim, bak, dişimi kırdilar. Kardaşım, mezara konulduğunda yaşıyor idi.

* * *

Genç bir inşaat mühendisi..

Ağlıyor:

- Tarmatağın olduk. Çocuğum nirede? Çocuğumun anacağı nirede?

* * *

Yerler pis...

Etrafta askeri araçlar.

Yukarda helikopterler.

Çadırların arasına ip gerilmiş.

Çamaşır kurutuluyor.

Ufacık çadırda dört aile.

Çadırın önü çocuk dolu.

Çocuklar güzel mi, güzel.

Ne olup, bittiğinin farkında bile değiller.

Yıldırım Aktuna "bizim resmimizi" çekiyor.

Biz "Yıldırım Bey'in."

Ve Süleyman Farsa yanımıza geliyor:

- Ümit var mıdır, biz... Çıkmak... Buradan.

* * *

Saime Bulak:

- Sırp bizi koydi tirena. Tiren dolu domuz... İnsan, hayvan Fevzoviç'te polis bir adam aldı. Benzin dökti. Yakti. Ben gördi.

* * *

Burada insanlar "neye" aç biliyor musunuz?

Telefona.

"Bir yerleri" aramak istiyorlar.

Yakınlarını.

Dr. Aktuna birine telefonunu uzatıyor.

Adam, İsviçre'deki ağabeyini arıyor:

- Abi, ben iyi... Yengen kaldı Kosova... Ben bilmiyor... Abi, ben ağlıyor.

* * *

Her kafadan bir ses çıkıyor:

* Becerirse NATO... Dönmek istiyorum Kosova'ya.

* On bir yıl çalıştım. Sırp aldı hepsini. Koydu beni kapıya.

* Teşekkürler Türkiye... Sağol Türkiye.

* * *

Ve Gülten Hocacık...

Hıçkırıyor.

Bizden yardım istiyor:

- Ben burada. Benim bey burada. Kardeşciklerim kaldı Kosova'da. Dayım Nusret Beg, İstanbul'da... Atikali'de. Annem Makbule Hocacık... Dayımla, İstanbul'da... Söyle onlara... Tilifonu neydi? Bul... De ki... Kızını gördüm. Ölmemiştir. Diridir.

Sonra İbrahim Şaban geliyor.

Türkiye'ye "Cevahir Şaban'a sağ olduğunu söylememizi istiyor.

* * *

Burası Balkanlar.

Burası Avrupa.

Burada insanlık katlediliyor.

Kadın... Çocuk... Dede... Baba... Onur... Gurur... Her şey, her şey... Ayaklar altında.

Güya, 2000'e sekiz ay var...

2000'e sekiz kala...

"Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar."

* * *

Bir genç kadın...

Sarışın.

Mavi gözlü.

Güzel mi, güzel.

Hani "bebek gibi" derler ya...

- Beyefendi, beyefendi.

- Buyur kardeşim.

- Beyefendi... Bir dakika için telefonunu verir misin?

- Al... Kimi arayacaksın?

- Eşimi... Can yoldaşımı... Hayat arkadaşımı... Acep nerededir?.. Diri midir.

- Al, al... Ara.

Telefonu alıyor.

"Bir yeri" arıyor:

- Abla abla... Sen misin?.. Ben Yasemin... Abla, kocam nerede? Diri midir?

Karşı taraf "ne söylüyorsa" söylüyor.

Yasemin önce susuyor.

Sonra bize bakıyor.

Elinde telefon.

Yere yığılıveriyor.

* * *

Geldik, gördük.

Yemeden, içmeden kesildik.

Kahrolduk.


© COPYRIGHT 1999 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Yorum ve önerileriniz için: editor@sabah.com.tr