CUMA 09 NİSAN 1999
Dün İstanbul, haftalardır özlediğin mavi ve ılık bir gökyüzüyle buluştu. Nisan ilk kez kendisinin hissettirdi. Paltosuz mantosuz ilk kez rahatça sokağa çıkılabildi. İlk kez gündelik telaşlar, sıkıntılar, koşuşturmalar, acılar ve hüzünler bir de soğuğun ve gökyüzü griliğinden uzakta yaşandı.
Trafiğin ve gürültünün uğultusu, ruhları pırıltılı bir nisan güneşiyle sarmalayıp sıkıştırdı.
"Sahi, bu semte niçin Teşvikiye denmiş?"
Acaba Osmanlı'da da teşvik sistemi vardı da, bu sistemden ilk yararlananlar bu semtte mi oturuyordu?
Gülçin, oda arkadaşı Murat Bardakçı'ya buna benzer derin soruları günde kimbilir kaç kez soruyordu. Tıpkı dün Teşvikiye Camii avlusunu dolduran onca kişiye sorduğu gibi. Ama artık hiç bir soru soramayacaktı...
Sahi, Gülçin onca insana nasıl ulaşabiliyordu?
Dahası onca insanın katıksız sevgisini, içten sempatisini bazen ve çoğu zaman da yoğun nefretlerini nasıl kazanabilmişti?
Gülçin, son on yılda, son yirmi yılda göçüp giden gazeteciler arasında, nefret edilmekten hiç korkmayacak az sayıdaki gazeteciden belki de ilkiydi.
Gülçin'in gazeteci olarak belki de başarısının tek sırrı vardı. Gülçin, kendisi olabilmiş ve kendisi kalabilmiş, ender bir gazeteciydi. Köşe sahibiydi. Babasından yalı katı sahibiydi. Ama hava sahibi değildi. Yalnızca kendi özel mi özel havasının sahibiydi...
Basının güçlenmesi, gücün basınlaşması çelişkisini belki de ortadan kaldıracak sırrın sahibiydi...
Bu çelişkinin aşılması için Gülçinler'in sayısının artması gerektiğini yazanlar, söyleyenler oldu.
Hem de o hastalandığı ve hastalığının onu hızla dönüşsüz yolculuğa hazırladığı iyice gün yüzüne çıktığı sırada. Gülçin gibi, bu kadar kendi kendisi olan, onun kadar yüreğiyle, uçarılığı ve delidoluluğuyla yazanların sayısı niye bu kadar az diye, dün de soranlar oldu.
Yanıt diye mırıltılar çıktı. Ama, Teşvikiye'nin uğultusuna, korna gürültülerine karıştı gitti.
Gülçin, elinde telefon artık kimseleri arayamayacak. Kimselerden kimselerin bilgisini soruşturamayacak. Belge bilgi diye sabah erken, gece geç, tatil bayram demeden "Darling, bana belge bilgi lazım anlasana!" diyemeyecek.
Dün, İstanbul'da, "şıkıdım" bir Nisan gökyüzü vardı. Hüznü de, sevinci de şıkıdım bir keyifle yaşamasını bilen o yalnız kadın... Türkbükü'nde başına sarmaladığı türden bir tülbentle örtülü tabutunun içinde Teşvikiye'den, Zincirlikuyu'ya İstanbul'un uğultusu kargaşası içinde nefret ettiği trafiği de son kez yaşadı.
Ve çok uzun yıllar önce kaybettiği babasının, onun kabriyle kucaklaştı.
Sonsuzluk uykusuna geçmek için toprakla çiçekle örtünürken, uykusunu kaçırdıkları rahat uyuyabilecekler mi? İşte asıl hazin olan bu.