SALI 30 MART 1999
Pazar günkü yazımda, Nato'nun Kosova'daki katliamı önlemek için yaptığı müdahaleyle netlik kazanan yeni süreci, milli devletlerin tasfiye süreci olarak tanımlamış ve bu gelişmeden, "birey"in daha da özgürleşmiş olarak çıkacağına olan inancımı belirtmiştim.
Globalleşmeyi "Yeni Dünya Faşizmi" olarak görenlerin bu yazıya şiddetle karşı çıkmaları sürpriz değildi.
Nitekim öyle oldu: Ne büyük bir gaflet içinde bulunduğumu iddia eden; "Tek kutuplu yeni dünya düzeninde", sözünü ettiğim "uluslararası irade"nin bir dünya faşizmi doğuracağını ve dünya halklarının, ulus devletlerin hegemonya dönemlerini mumla arayacağını öne süren birçok mesaj aldım.
Temel sloganı "insan hakları" ve "demokrasi" olan yeni bir dünya faşizmi! Biraz garip değil mi?
Hadi sloganlara aldırmayalım, takiye yapıyorlar diyelim... Hitler'in sosyalist sloganlarını hatırlarsak, niye olmasın... Ama uygulamalara ne diyeceğiz?
O "uluslararası irade"nin, Güney Afrika'da, Ruanda'da, Irak'ta, Bosna'da kimin yanında yer aldığına baktığımızda ne söyleyeceğiz? Türkiye için önerdiği "daha fazla demokrasi" formüllerini nasıl izah edeceğiz?
Keşke bu uluslararası irade, bundan yıllar önce Pol Pot, kesik kafalardan tepeler yaptığı zaman da "insan haklarının" devlet egemenliğinden daha kutsal bir kavram olduğunu idrak edip harekete geçebilseydi.
Sovyetler Birliği'nde binlerce aydın psikiyatri kliniklerinde işkence görürken isyan edebilseydi dünya...
Şili'de onbinlerce genç buharlaşıp yok olurken, dünya kamuoyu öyle eli kolu bağlı seyretmek zorunda kalmasaydı.
Ama tabii ki böyle bir şey o zaman mümkün olamazdı. Çünkü o zaman, birbiriyle ölümüne rekabet eden iki dünya ve bu dünyaların başını çeken iki süper devlet vardı. Duvarla birlikte yıkılan şey, sivil alandaki globalleşmeye hiç de denk düşmeyen bu siyasi iki kutupluluğun yıkılıp yerine kutupsuzluğun geçmesiydi.
Evet, kutupsuzluk... Sık sık söylendiğinin tersine, tek kutuplu dünya değil, kutupsuzluk...
Her şey zıddıyla vardır. İlk bakışta fazla basit gibi de görünse de, tek kutuplu bir elektrik devresi olamayacağı gibi, tek kutuplu bir dünya da olamaz. Bir başka deyişle, "tek kutup" olarak kalan güç, eğer dünyanın liderliğine oynuyorsa, kutup olmaktan çıkıp kendini o dünyaya uyarlamak, o dünya ile barışık olmak, o dünyanın ortak paydası olan değerleri şahsında ortaya koymak, bir anlamda bir konsensusu temsil etmek zorundadır.
'Ulus devletlerin egemenliklerinin gittikçe artan bir bölümünü uluslararası bir iradeye devretmeleri, birey üzerindeki baskıyı arttıran değil, azaltan bir faktördür' derken ABD'nin niyetinden değil, genel bir kuraldan bahsediyorum: Otorite bireyden uzaklaşıp daha yüksek katlara doğru çıktıkça, genelleşip anonimleştikçe, bir yandan daha sistemli, "daha zor delinen" bir hal alır ama bir yandan da ekonomi dışı zora daha aza başvuran, daha az keyfi, daha hukuki bir nitelik kazanır.
Otoritenin bilebildiğimiz en küçük birimine, aileye bakalım: Despotizmin ve keyfiliğin en azgın örneklerini orada buluruz. Cemaat, aşiret tipi topluluklarda birey üzerindeki baskı, gelenekle, dini motiflerle el ele kuşatır bireyi. Ulusal devletle birlikte otorite bireyden oldukça uzaklaşmış ve feodal otoriteye göre bireye daha geniş alan bırakan, daha kurallı bir nitelik kazanmıştır.
Ufukta bekleyen ve ayak seslerini ancak bombalar patladığında algıladığımız global otoriteye gelince:
Global köyün muhtarı, feodal köyün muhtarından çok daha demokratik, çok daha esnek ve hoşgörülü davranmak zorundadır. Çünkü yönetmeye talip olduğu köy, yüz haneli bir köy değil; 72 ırk, din ve kültürün yaşadığı her kafadan bir sesin çıktığı on milyarlık bir köydür. Global köyün muhtarı istediği kadar güçlü olsun, muhtarlığa devam etmek istiyorsa, bu çok sesliliği gözetmek, kendini ona uydurmak zorunda kalacaktır.
Kimbilir belki de Marksizm'in sözünü ettiği o "devlet olmayan devlet"e de bu yolla ulaşılacaktır.