SALI 30 MART 1999
Dört yıl önce arefe günü Üsküp'e varmıştım. Üsküp, Kosova sınırına 15-20 dakika mesafede. Yarım saate varmadan, Kalkandelen'e (Tetovo) de varabilirsiniz. Şardağı'nın eteğinde. Tepenin öbür tarafı yine Kosova. Dağın o yandaki eteğine de Prizren kurulmuş... Üsküp ve civarında her daim, Kosova'yı solumak mümkündü. Bu bayramda haydi haydi öyle ve hüzün içinde...
Bu bayramın arefe günü, İznik'e, babamı ziyarete gittim. Kabristan'a her sefer olduğu gibi ana kapıdan girmek yerine, yan tarafındaki kapıdan girdik. Yan taraftaki kapı, ailemin baba tarafından atası Çandarlı Hayrettin Paşa Türbesi'ni ziyaret için kullanılıyor. İznik kabristanı, insan kaynıyordu. Genç, ihtiyar, kadın, erkek, çocuk... Bu insanların önemli bölümü, Çandarlı Hayrettin Paşa Türbesi'ni ziyaret etmekteydiler.
İlginç bir görüntüydü. Bu kadar kalabalık bir "akraba" topluluğuna sahip olmadığımızın farkındaydım. Ama şaşırmadım. Zira, iki yıl önce, bir pazar günü Bursa'da Osman Gazi ve Orhan Gazi türbelerini gezerken de aynı manzarayı görmüştüm. Kucaklarında bebekleri, yüzlerce insan, pazar gezintisini bu tarih” mekânlarda yapıp, birer fatihayı türbede yatan "tarih büyükleri"nden birer fatiha okumayı esirgemiyorlardı. Bu ülkenin sıradan, isimsiz insanlarının bu ülkenin tarihine, aydınlarının önemli bölümünden daha kuvvetle sadık ve saygılı bulunduklarının canlı bir görüntüsüydü... Aynı manzarayı, bu arefe günü Çandarlı Hayrettin Paşa Türbesi'nde de gördüm.
Farkında olduğum başka birşey daha vardı. O Türbe'ye girenlerin birçoğunun Çandarlı Hayrettin Paşa'nın 600 yıllık lahdinin yanıbaşında, biraz daha küçük lahitin altında yatanın oğlu Ali Paşa olduğunu bilmemeleri. Bilseler bile, şunu bildiklerinden emin değildim: Çandarlı Ali Paşa, babası gibi Sadrazam oldu ve Sırp milliyetçiliğinin halâ intikamını aradığı 1389 yılındaki Kosova Meydan Muharebesi'nde merkezdeki kuvvetin başında Sultan Murat Hüdavendigâr ile o bulunuyordu...
İznik kabristanına her gittiğimde, o Türbe'ye mutlaka uğrarım. Bu kez, baba-oğul yanyana yüzyıllardır İznik toprağında uyuyan ailemin atalarını, İznik halkı ile başbaşa bırakıp, yine yanyana İznik toprağına uzanan bir baba-oğulun yanına, tanıyabildiğim en mükemmel Çandarlı olan kendi babam ile büyükbabamın, birleştirdiğim kabirlerine gittim.
Bu, babamsız geçirdiğim ilk Kurban Bayramı... Bizim milletin, bayramlarda kabir ziyareti geleneğine bilirdim ama bu geleneğin ilk kez ben de bir parçası oldum ve bayramın kuşaklar boyu milyonlarca insanımız için önemini ve değerini yüreğimin en derinlerinde ben de hissettim.
İnsanlar, inançlarıyla, töreleriyle, gelenekleriyle yaşıyorlar. Kimisi, bayramları tatil azgınlığına dönüştürüyor. Kimisi, arefe günlerinde aile bütünlüğünü, servi ağaçlarının dibinde, elleri göğe açılarak ayakta tutuyor. Kimisi, ülkenin sırtında oturuyor; kimisi ülkeyi sırtında taşıyor...
Bu arada, kendisine yönelik sevgi İstanbul sınırlarını aşarak, Türkiye sathına yayılan Recep Tayyip Erdoğan, görülmemiş bir uğurlanmayla gittiği cezaevinde bayrama girdi. Manzara, birilerini ürkütmüş olmalı. Günün modasına uygun olarak, bir askeri şahsiyet bir sivil yetkiliyi ziyaret etti ve o sivil yetkili, basın mensuplarının önünde Tayyip Erdoğan'ı uğurlayanları cezalandıracağını söyledi.
Televizyon ekranını seyrederken, aklımdan "Acaba, İstanbullulara, bundan önceki üç-beş Birinci Ordu Komutanı'nın ve Vali'nin isimlerini sayabilirler mi" sorusu geçti. Bilemeyeceklerinden eminim. Bundan birkaç yıl sonra da, şimdikileri bilemeyecekleri ve hatırlayamayacakları gibi. Tayyip Erdoğan'ı unutamayacakları için, ilerde onu bilememe ve hatırlayamama sorunu olmayacak. Atanmışlarla seçilmişler arasında her zaman fark olacak. Tatilcilerle, bayram töresine uyanlar arasında da.
Tarih kalıcıdır. Millet, tarihini, soyunu sopunu unutmaz...