kapat

SALI 23 MART 1999

ALİ KIRCA (e-posta:alikirca@sabah.com.tr )

Takiye

Türkiye'nin seçime çeyrek kala, küskünler hareketiyle allak-bullak olan gündeminde, yakın tarihin en büyük hesaplaşması unutulmuş görünüyor.

Dört hafta sonra seçim yapılacak. Öyle ya da böyle bir hükümet kurulacak. Siyaset rayına oturacak.

Ve tozkoparan fırtınasının toz bulutu dağılınca, Öcalan'ın yargılanması kaçınılmaz olarak gündemin de, gündelik hayatın da baş sırasına yerleşecek.

Yalnızca Türkiye'nin değil, dünyanın da gözü-kulağı birkaç hafta süreyle İmralı'ya çevrili olacak.

Tutuklanışından bu yana medyaya sızan ifadelerin dışında Abdullah Öcalan, ilk kez kendi sesiyle, görüntüsüyle, gövdesiyle yargıçların ve tabii kamuoyunun karşısında olacak.

Kendisine sorulan soruları yanıtlayacak. Kendi gündeme getirmek istediği konuları duruşma salonuna taşıyacak.

Özellikle yargılama konusunda "septik önyargılar" ve "halisünasyonlar"la yatıp kalkan batılı kamuoyu, Öcalan'ın "Hür iradesi"yle ve baskı altında kalmadan uzun uzun konuştuğuna tanıklık edecek.

O noktadan sonra, Türkiye'ye yönelik eleştiriler, yerini Öcalan'ın anlattıklarının analizine bırakacak.

Ve işte her şey asıl orada başlayacak.

Çünkü Abdullah Öcalan, vaat ettiği meşhur "hizmet" paketini mahkemede açacak.

Uçaktaki konuşmasından başlayarak, İmralı'dan sızan ifadelere kadar Öcalan patentli her cümle o "hizmet paketi"nin ipuçlarını vermektedir.

Paketin özü şudur:

Bir: Biz artık Türkiye'den ayrılmak istemiyoruz. Türkler'le Kürtler bir arada yaşasın istiyoruz...

İki: Biz artık şiddet de istemiyoruz. Zaten ateşkesi isteyen de hep biz olduk.

Bu iki başlığın öne sürülmesinin iki amacı vardır:

Birincisi; savunmada "hafifletici" sebep olarak kullanmak..

İkincisi; gözlerini İmralı'ya çeviren dünya kamuoyunun önüne "ılımlı" görüntülerle çıkmak...

Hesap o dur ki;

Dünya İmralı mahkumunu dinlendikten sonra Türkiye'ye dönüp soracaktır:

- "Daha ne istiyorsunuz?"

* * *

İşte Türkiye'nin tüm dünyaya ne istediğini anlatacağı an o andır.

Türkiye, hem yargılama süreci içerisinde; hem de mahkeme salonunun dışında gerçeği olanca çıplaklığıyla anlatmak için çaba göstermek zorundadır.

Adil yargılama süreci içinde, Öcalan'ın doğruyu ve gerçeği söylemesine çalışmak; savcıların, yargıçların ve müdahil avukatların işidir.

Öcalan, "hizmet paketi"nde "samimi bile" olsa 30 bin cinayetin ardından elbette elini yıkayarak çıkıp gidemeycektir.

Ancak, son tahlilde onun hükmünü adalet verecektir. Her ne şekilde olursa olsun yargıyı etkileyecek bir ifadede bulunmak da doğru değildir.

Ancak, mahkeme salonunun dışında; Türkiye'nin; dünya kamuoyuna karşı "doğru"ları anlatabilmek için Öcalan'ın ifadelerindeki "yanlışları" ve "takiyeler"i ortaya koyması boynunun borcudur.

Evet; Öcalan İmralı'dan sızan ifadelerinde "takiye" yapmakta, mahkemede de takiye yapmaya hazırlanmaktadır.

İfadesinde söylediği şudur:

"Türkiye toprakları üzerinde silahlı bir mücadele başlattığım da doğru. Başlangıçta gerçekten kürdistan devleti kurmak gibi bir kavramımız da vardı. Bu da doğrudur. Ancak gelişen süreç içerisinde... Kürtler'in de, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel özgürlüğünü elde etmiş olarak bir arada yaşayabileceği sonucuna vardım..

İşte bu doğru değildir. Öcalan'ın "Biz kurduk" dediği ve daha düne kadar "şiddet yanlısı" yayınlarını sürdüren Med TV'yi dikkatle izleyenler; "kürdistan devleti kurmak" amacının düne kadar devam ettiğini bilecek ve göreceklerdir.

Ne Öcalan, ne de PKK, bu amaçlarından vazgeçmiştir.

Düne kadar!..

Şiddet için de aynı şey söylenebilir.

Yine kendi ifadelerinde "Benim Med TV'de kendinizi yakmayın, sizi yakanları yakın dediğim doğrudur. Bu konuşma da bana aittir" diyen Öcalan'ın yakalandıktan sonra farklı ifadelerle "tevir"e girişmesi de "takiye" sinyalleridir.

Türkiye, dünya önünde işte bu iki "takiye"nin örtüsünü açmak zorundadır.

Dağlarda on beş yıldır süren kanlı savaşın "kürtçe şarkılar" için açıldığı masalına safdil Avrupalı inanmış görünse de, örtüyü kaldırmak Türkiye'nin boynunun borcudur.

Öcalan'ın mahkeme gününü milat sayarak "dönüş yapması ve pişmanlık göstermesi" ayrı bir olaydır. Adalet ve vicdanlar, o dönüşü değerlendirir, değerlendirmez, o başka...

Ama, "Biz zaten öyle bir şey istemiyorduk" ifadeleri, Türkiye'nin pek alışık olduğu takiye kavramının büründüğü yeni bir çehre olarak ortaya çıkmış olur. Türkiye alışıktır ama, gelin görün ki Frenkçe'de "takiye"nin karşılığı yoktur. İş biraz zordur...


© COPYRIGHT 1999 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Yorum ve önerileriniz için: editor@sabah.com.tr