kapat

CUMARTESİ 27 ŞUBAT 1999

CAN DÜNDAR (e-posta:cdundar@sabah.com.tr )

Kürt Hasan'ı hatırlarken...

Sevgili Faruk Bildirici, Mudanya Şehitler Anıtı'nda "Kürt Hasan" ismini görünce "Onların yazdığı destanı bilen kaç kişi var bu ülkede" diye sordu.

İşte sorun tam da burada...

"Kürt Hasan"ı da "Türk Mehmet"i de ancak savaşta şehit olduklarında hatırlıyoruz.

Madem "Kürt Hasan"ın yazdığı destanı hatırlatacağız, gelin en baştan başlayalım:

Mustafa Kemal, Anadolu'ya geçtikten sonra Amasya'dan Kazım (Karabekir) Paşa'ya çektiği telgrafta şöyle diyordu:

"Ben Kürtler'i ve hatta bir özkardeş olarak tekmil milleti bir nokta etrafında birleştirmek ve bunu cihana göstermek karar ve azmindeyim."

Bu kararla, Amasya protokolünde "Türkler'in ve Kürtler'in oturdukları yerler" diye adlandırılan ülke için milli mücadele başladı.

Meclis'teki ilk tartışmalardan biri Kastamonu Mebusu Yusuf Kemal Bey'in, "Türkler'in sağlığı korunmalıdır" demesiyle patlamış, Sivas Mebusu Emir Paşa "Bu vatanda sadece Türkler'in yaşamadığını" hatırlatmıştı. O aşamada Mustafa Kemal Paşa devreye girmiş ve "Meclis'in sadece Türkler'den değil, Çerkezler'den, Kürtler'den, Lazlar'dan oluştuğunu ve bunların çıkarlarının ortak olduğunu" vurgulamıştı.

Kürtler ve Türkler, bu ortak çıkarlar uğruna, Kurtuluş Savaşı'nda omuz omuza savaştılar.

İsmet Paşa, Lozan'a kendi ifadesiyle "Türler'in olduğu kadar Kürtler'in de hükümeti olan TBMM Hükümeti"nin temsilcisi olarak gitti.

Mustafa Kemal, Ocak 1923'te İzmit'te yaptığı basın toplantısında Anayasa gereği bir tür "yerel özerklikler" kurulacağını ve "hangi livanın ahalisi Kürt ise onların kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerini" söylüyordu.

Bu hava içinde Meclis'in 6 Mart 1923 tarihli oturumunda Yusuf Ziya kürsüye fırlamış ve alkışlarla karşılanan şu konuşmayı yapabilmişti:

"Arkadaşlar, ben Kürt'üm. Fakat Türkiye'nin şerefini, Türkiye'nin terakkisini temenni eden Kürtlerdenim... Türk'le Kürt teşriki mesai ederek yaşayamazlarsa, ikisi için de akıbet yoktur."

Peki ne oldu da, aradan yarım asır geçtikten sonra aynı Meclis'in bir mebusu, hatta bakanı Şerafettin Elçi, "Türkiye'de Kürtler vardır, ben de bir Kürdüm" deyince hapse mahkum edildi?

Ne oldu da, o mahkumiyetten 20 yıl sonra aynı Elçi'nin, şiddeti reddeden partisi "Kürt sorununu programının odağına yerleştirdiği için" kapatılma noktasına geldi?

Nasıl oldu da kuruluştaki o eşsiz kardeşlik havasından bugünkü tahammülsüzlük noktasına gelindi?

Neden "Kürt Hasan"la omuz omuza kotarılan bir kurtuluşun ardından, ciddi ciddi basın toplantıları düzenlenip, "Kürt diye bir şey yoktur. Onlar olsa olsa dağda yürürken `kurt... kurt' diye ses çıkaran Dağ Türkleri'dir" denilir oldu?

Ülkenin kurucusunun "özkardeş" olarak tanımladığı bir kavim, nasıl toptan inkar edilebildi?

İsyanlar patlayıp da, genç cumhuriyet bölünme kaygısına düşünce mi değişti işler, yoksa "Kürt Hasan"a verilen sözler tutulmadığından mı huzursuzluk başladı?

Neden "Kürt Hasan"ın çocukları, kuruluşunda babalarının da kanı olan o ülkenin keyfini süremediler? Neden "Türkler'in ve Kürtler'in ortak vatanı"nda istedikleri isimleri alamadılar, babalarının dilini öğrenemediler, radyolarında analarının dilinde bir türkü dinleyemediler?

İp nerede koptu? "Bizi asimile ediyorlar" diyenlerle, "Bizi bölmek istiyorlar" diyenler neden biraraya gelip "ortak çıkarlar uğruna" bir kardeşlik programı oluşturamadılar?

Neden, Güneydoğu'da "Kürt Hasan"la birlikte "Türk Mehmet"in de aynı yoksulluğa yenik düştüğü, aynı feodal yapının altında ezildiği görülemedi?

PKK, bu gerilimden nasıl yararlandı? "Bir avuç eşkıya", nasıl bölge halkının bir kısmının sessiz desteğiyle 15 yıllık kanlı bir serüvene imza atabildi?

"Kürt Hasan"ı yeniden hatırlarken, O'nu cepheye çağırdığımızda kendisine nasıl bir ülke vadettiğimizi de hatırlamak zorunda değil miyiz?

Belki Öcalan'ın yargılanmasıyla esmeye başlayan öfke rüzgarı kabarmadan bunları düşünmekte yarar var.

Bu ülkenin en büyük şansı Mustafa Kemal'in "özkardeşlik" mesajından bu yana, -o mesaj değişik yönetimlerce görmezden gelinmiş olsa da-, Kürtler'in ve Türkler'in, hala o eşsiz sağduyularını ve "özkardeşlik" duygularını yiritmemiş oluşlarında; birbirlerine, kin bilemeyişlerinde...

O halde ihtiyaç duyulan şey, kuruluşta varolan ve bugün toplumun hücrelerine kadar nüfuz etmiş olan o kardeşliği kurumsallaştırmak...

Bunun yolu da "Kürt Hasan"ın vatan için döktüğü kanına gösterdiğimiz saygıyı, O'nun kimliğine, diline, kültürüne de göstermekten ve O'nu kalkındırmaktan geçiyor. Bunu yapabilirsek, "Kürt Hasan"ın "Türk Mehmet"le omuz omuza uğruna can verdiği bu ülke, her ikisinin torunları için de birlikte yaşanacak bir cennet olacak.


© COPYRIGHT 1999 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Yorum ve önerileriniz için: editor@sabah.com.tr