PERŞEMBE 18 ŞUBAT 1999
Mahatma Gandhi, "Hindistan, anlamsız bir ülkedir" demiş. Bu sözleri, V.S.Naipaul'un kitaplarından birinden okuyunca, Hindistan'ın "anlamını" çözebilmek için umutsuz bir çabaya giriştiğimi anladım.
Gandhi'nin adı geçince, burada akan sular duruyor. Zaten "Mahatma" onun unvanı. Ona, bir tür din”, mistik ve Hindu inancına uygun, adetâ yarı-tanrılık yükleyen halkın verdiği bir unvan. "Yüce ruh" demek. Adı geçtiğinde, herhangi bir Hintlinin ağzından, yüze yerleşen ve dikkatten kaçması imkânsız bir saygı ifadesiyle, "O, bizim ulusal babamız" sözcükleri dökülüyor.
Kendisi de Hint kökenli olan ve köklerini merak edip, değişik zamanlarda Hindistan'a gelerek bir dizi kitabı, o eşsiz İngilizcesiyle kaleme alan V.S.Naipaul, "An Area of Darkness" (Bir Karanlık Bölgesi) adlı kitabında, Gandhi'nin bu muazzam ülkenin sömürgecilik zincirini koparmasındaki ölümsüz rolünü, onun "Hint liderleri arasında en az Hintli" olmasına bağlayarak, şunları yazıyor:
"Hindistan'a hiçbir Hintlinin beceremediği gibi bakabildi...Buraya gelen ziyaretçinin gördüğünün aynısını gördü; aşikâr olanı görmezden gelmedi. Benares'in dilencilerini, utanmaz hocalarını ve pisliğini gördü.. Hintli duyarsızlığını, Hintlinin görmeyi reddettiğini gördü..."
Ghandi'nin koca bir altkıtayı koca Britanya İmparatorluğu'na karşı, şiddete başvurmadan bağımsızlığa götürmesindeki "vizyon"u ile bizim bir-iki gün içinde gördüklerimiz arasındaki ortak noktayı farkeder farketmez; bizim gibiler için aşılmaz zorluğun ne olduğunu da derhal kavrayabiliyorum: Biz, Hintli değiliz. Hindu değiliz. Ghandi ise bir dindar Hintli idi...
Belki de bu yüzden, hernekadar kendi dininin tüm aşırılıklarına karşı çıkmışsa, hatta Müslümanları kolladığı için bir Hindu milliyetçisi tarafından öldürülmüşse de, otobiyografisine şu satırları düşmüş:
"En ufak bir tereddüt olmadan ve bununla birlikte, tüm alçakgönüllükle şunu belirtmek isterim ki, dinin siyasetle hiçbir ilgisi bulunmadığını söyleyenler, dinin ne anlama geldiğini bilmiyorlar."
Gandhi'nin bağımsızlığını hediye ettiği bu "dev"in, "ulusal babası"nın arzuladığı gibi bir "laik demokrasi", üstelik "dünyanın en büyük demokrasisi" olması, her yanı dinle tütsülü bu ülkenin bir yandan en "anlamsız" yanı; diğer yandan da Hindistan adındaki "büyülü varlık"ın, bir başka "reenkarnasyonu"...
Hindistan Seçim Yüksek Komiseri Dr.Manohar Singh Gill'i dinliyorum. Dr. Gill, bir Sikh. Heybetli soluk mavi sarığı, sakalları ve gözlüklerinin ardından zekâ saçan gözleriyle, ülkesinin bir "işleyen demokrasi" olduğunu, seçimle sürekli gidip gelen iktidarları örnek göstererek anlatıyor.
Üstelik, Hindistan'da 600 milyon seçmenin, 800 bin seçim merkezinin bulunduğunu ve dahası 600 milyon ülkenin bilgisayara kaydedildiğini açıklıyor. Bütün seçmenlerin CD'lere kaydedildiğini, bu CD'lerin zamanında itiraz ve düzeltme yapabilmeleri için partilere dağıtılacağını ilân ediyor. Üç ay öncesinden alınan bir seçim kararı durumunda, seçimlere hazır hale gelebileceklerini, bu sürenin yakında bir aya indirilebileceğini de ekliyor.
Hindistan'da okuma yazma oranı yüzde 50 dolayında. Ülkenin 1 milyara yakın nüfusunun yüzde 52'si "yoksulluk sınırı"nın bile altında. Ve bu ülkede 46 parti seçimlere giriyor. Dürüst seçimler, ileri teknoloji kullanılarak ve güvence altına alınarak yapılabiliyor.
Dr. Singh Gill'den gayrı, ilgiyle "Evrensel Bir Değer Olarak Demokrasi" başlığı altında konuşan Hintli Nobel ekonomi ödülü sahibi Prof.Amartya Sen'i dinliyorum. Büyük beyin. "Demokratik olmayan sistemlerin daha hızlı ve iyi ekonomik kalkınma sağladığı"na dair yaygın görüşü yerlebir ediyor. Doğu ve Güneydoğu Asya'da, küresel etkiler yaratan son ekonomik krizi, "Demokratik olmayan yönetimlerin cezalandırılması" olarak niteliyor.
Hindistan, 1 milyara yakın (insanlığın toplamının altıda biri) nüfusuyla, 21. Yüzyıl'ın kaderini çizecek ülkelerin başında. Bu "anlamsız" ülkeyi anlamak için "anlamsız" çabayı sürdüreceğiz...