kapat

CUMARTESİ 13 ŞUBAT 1999

Nuriye Akman (e-posta:nakman@sabah.com.tr )

Estetiğin güçle buluşması

Futbol, basketbol, atletizm, cimnastik gibi takım ve bireysel sporların özeti hentbol... Beden gücünden daha fazla beyin gücüyle oynanıyor. Hem şiddete yakın bir sertlik var, hem de olağanüstü estetik hareketler... Oyuncular ateşli, hırs katsayıları yüksek.

* Bu hafta, kanımı farklı bir kalabalıkla kaynattım. Hiç bilmediğim bir spor dalının lezzetine ruhumu açtım. H'sinden bile anlamadığım hentbola biraz yakından baktım. Önce antremanına takıldım, sonra maçına. Ama hangi takıma? Tabii ki Ankaragücü'ne. İlk kez bu yıl ikinci lige düştü ama, bu sporun okulu olarak kabul ediliyor. Milli takım dahil, ligdeki hemen her takımda Ankaragücü'nden yetişmiş oyuncular var. Takım, hentbolcu üretim merkezi gibi çalışıyor. Sporcuları önce yetiştiren, sonra onları bunaltmadan istedikleri yerlere gönderen, mezun eden bir sistem gibi.

* Romancı-antrenör Sezgin Kaymaz'ın yönetimindeki takımdan Adem Demir (16), Kaan Akgüneş (22), Murat Adalı (23), Ahmet Yıldırım (22), Serdar Karaçam (18), Mehmet Kaya Örenbaş (18), Onur Pınar (17), Ufuk Mert (18), Ilgaz Gürkan (23), Ömer Savaş(18), Cengizhan Ersan (17), Burç Dölek (23), Mert Yaparel(17) Gökhan Golal ve Sinan Gülenç(19)'le yaşadığım heyecan ve onlardan öğrendiklerime gelince:

Maçlara gidin

* Bir kere; herkese en hararetlisinden tavsiyem olsun: Maçlara gidin; bir sporun içinde bin sporun tadını alacaksınız. Çünkü hentbol; futbol, basketbol, atletizm, cimnastik gibi bilumum takım ve bireysel sporların bir özeti. Beden gücünden daha fazla beyin gücüyle oynanıyor. Üstelik temposu hepsinden daha fazla. Hem şiddete yakın bir sertlik var, hem de olağanüstü estetik hareketler... Oyuncular ateşli, hırs katsayıları yüksek.

* Bir spor cahili olan beni bile fişekleyen yanı kalecinin durumu oldu. Boyu 2, eni 3 metrelik bir kaleyi, 6 metrelik bir hareket alanı içinde korumaya çalışan kişiye kaleci değil, olsa olsa zırhsız şövalye denmeliydi. Çünkü kendisine saatte 120 kilometrelik bir hızla gelen topları tutmaya değil, bedenine çarptırmaya çalışıyordu. Evet, gövdesini, o hayasız toplara siper ediyordu.

Üstelik bir maçta 10 toptan en az 4'ünü kurtarması gerekiyordu. Ataklar ayakla değil, elle yapıldığı için işi çok zordu. Durumları o kadar dramatik bir şekilde umutsuzdu ki yerinde olmak, en son isteyeceğim şeydi. Kalecinin para kazanma ihtimalinin, saatte 120 kilometre hızla kaleye doğru gelen topu kurtarma ihtimalinden daha da az olduğunu anlayınca hayretim acıma duygusuna dönüştü.

Psikolojik savaş

7 kişilik takımın içinde tek başına ayrı bir takım olan kalecinin, hentbolun özeti olduğunu anlayınca, tüm oyuncuların kalecilik tanımını aldım:

Sinan: (Kaleci) Normaldışılık ve delilik.

Mert: Gözükaralık.

Burç: Kişinin kendisine karşı verdiği psikolojik savaş.

Ömer: Cesaret.

Serdar: Kaderine terk edilmiş yalnız bir cengaverdir.

Ahmet: Bir maçta bir kaleye gelen gollük pozisyon, bir futbol kalesinden 20 kat daha fazladır. Bu yüzden hentbol kalecisi kendini bir gülleci, bir atlet, bir halterci gibi geliştirmeye mecburdur.

Kaan (Kaleci): Yalnızım, yani kaleciyim. Ama en önemli kişisiyim.

Gökhan: Diğer oyuncuların hata ve eksiklerini giderme görevi yüklenmiş bir zavallıdır.

Antremanlar ağır

* Peki antrenör, aynı zamanda romancı olursa ne olur? Oyuncular için büyük şans olur. Neden? Çünkü:

Gökhan: "Yazarlık belli bir birikim ve çok güçlü bir gözlem gücüne dayandığından takıma olumlu yönde etkisi oluyor. Yalnız antremanlar çok ağır. Adeta bir işkence gibi."

Mert: "Disiplinli olduğu kadar duygusal da olabildiği için ilişkilerimiz dostanedir. Ah bir de cep telefonlarımızı deplasmana götürmemizi yasaklamasa!"

Burç: "Bizi birer roman olarak görüp görmediğinden emin değilim. Fakat çok içten, adam gibi bir adamdır."

Cengizhan: "Ömrümde ilk defa bir kitabı sonuna kadar okudum. O da hocamınkiydi."

Ömer: "İnsanlığı sporculuğun önüne koyuyor. Antrenörüm roman yazmasaydı da o bizim oyunlarımızın yazarıydı. Ben hentbolu basketbol oynarken seçtim. Hocanın antremanlarını seyrediyordum. Onun sporcularla kurduğu ilişkiyi kıskanıyordum. Hentbole başlamak istedğimi söyleyince bana hemen kapıları açtı. Hocamın kitaplarını okudum ve hiç şaşırmadım. Çünkü onun konuşması, maçtaki koçluğu ve hayat görüşü de aynı roman gibi."

Ilgaz: "Bir roman yazmanın kolay bir iş olmadığını, iyi bir hayal gücü ve birikime sahip olunması gerektiğini biliyorum. Antrerönümün bu özelliği, bize maç taktiklerinden, hentbol dışındaki konuşmalarımıza kadar olumlu yönde etki yapıyor."

Ufuk: "Bütün takıma kitap okuma alışkanlığı verdi. Okuyanlara da objektif kitap okumayı öğretti. Sezgin Hoca her maça kazanmak için çıkar ve yapılan yanlışlara da çok sinirlenip bağırır ama bunun bir nedeni var. İşini onun kadar seven ve hentbolu gençlere bu kadar sevdiren bir hoca tanımıyorum."

Mehmet Kaya: "İlkokuldan beri elime kitap almamıştım, onun sayesinde bu fırsatı yakaladım. Ama öyle bir idman yaptırıyor ki, eve taksiyle dönmek zorunda kalıyorsun."

Murat: "Hocamızın romancı olması, hentbolün sadece fiziksel bir spor olmayıp, bir beyin sporu olduğunu da kavramamıza çok yardımcı oldu. Tek şikayetim antremandan sonra 10 dakikada soyunma odasını boşaltmamızı istemiş. Halbuki ben duş keyfi yapmayı çok seviyorum."

Sporun romanı

* Peki "Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir" ve "Geber Anne" adlı felsefi derinliğini mizah duygusuyla aydınlatan romanlarıyla, edebiyat dünyasının yıldızı parlayan genç yazarlarından (yakında Kaptanın Teknesi adlı üçüncü kitabı çıkıyor) antrenörümüz, yazarlığa nasıl bakıyor?

Şöyle:

* "Yazarlık antrenörlükle aynı şeydir. Şöyle ki, spor salonunda da bir roman yazılmaktadır. Burada kullanılan harfler; spor malzemeleri, spor salonları, antremanlar, maçlar, turnuvalardır. Kahramanlar ise, sporcular, kulüp yöneticileri, milli takım antrenörleridir. Roman iyi yazılmışsa, sporcu daha çok para veren kulüplere, milli takımlara yürür. Bir boyuttan bir başka boyuta geçiş yapan sporcu, bunu bütün roman kahramanları gibi her şey bittikten sonra dinginlik ve olgunluk döneminde idrak eder."

* Peki antrenörlük nedir yazarımıza göre?

Şöyle:

"Antrenörlük, bir gencin hayatında yeni bir yol, onu daha iyi bir yaşantıya götürecek işlek bir geçit açmaktır. Beni de bir kaleye gol atmaktan çok ilgilendiren şey budur. Bir çocuk, sporcu haline getirilirken, aynı zamanda hayattaki problemlere doğru çözüm üreten bir birey haline gelmelidir. Takım oyununun 'bütüne ait olma' özelliği, gencin birey olma yeteneğini kısıtlamamalıdır. Oysa sporcuyu malzeme gibi gören kişiler de vardır, Bunlar çocuğa başka yaşam alanı bırakmaksızın, bütün vaktini hentbole yönlendirme baskısı yaparlar. Çocuk sporu ve spor ortamını sevdiği için, başlangıçta bu baskıyı hissetmez. Zamanla bütün kategorilerde, okul takımlarında oynaya oynaya, sosyal ilişkilerden, okuma ciddiyetinden koptuğunu anlar. İş işten geçmemişse vaziyeti kurtarır, aksi takdirde tamamen amatör olan bu spora, profesyonelce bir hırsla sarılmak zorunda kalır."

Sade bir coşku

* Ankaragücü o gün Aydın PTT ile oynadı. Salondaki izleyicilerin tümü minik ve genç hentbolcülerle onların aileleriydi. Yazılı ya da görüntülü spor medyasının böyle heyecanlı, bu kadar akıl ve beceri isteyen, kompleks bir spora neden ilgisiz kaldığını çözemedim. Ama o gün orada bir avuç insan, bahçesine gazozcunun, simitçinin, köftecinin, çekirdekçinin bile uğramadığı Cebeci'deki salonda son derece rafine ve fakat "yalnız" ve "sade" bir coşku yaşadılar.

* Ama Ankaragücü maçı kaybetti. Olsun. Spor bu. Yenmek de yenilmek de var. Önemli olan hatalardan ders alabilmek. "Neden kaybettik?" diye sordum çocuklara. Verdikleri yanıtlar akıllıca ve mertçeydi:

Gökhan: Savunmada mücadele etmedik. Karşı takımı küçümsedik.

Ömer: Takım ruhu yoktu, kimse birbirine destekçi değildi. Maça hazır gelmemişiz. Beden olarak maçın içindeydik ama ruhumuz oyun dışıydı.

Onur: Ben çok yorgundum, takımda motivasyon yoktu.

Ilgaz: Maçı kazanmak için inançlı değildik.

Ufuk: Takımda oyunu kazanmak için hiç kimsede istek yoktu. Arkadaşlarımız birbirleriyle iyice bütünleşemediler. Oyuna yeterince kendilerini veremedikler için yenilgi geldi. Beklediğimizden daha güçlü bir rakip takımla karşılaşınca kolay çözüldük.

Sinan: Savunmanın kötü olması beni de etkiledi. Konsantre olamadım bir türlü.

Mehmet: Bu maça kendimizi veremedik yani açıkçası, gerçekten vücudumuz gelmiş, beynimiz gelmemiş buraya. İsteseydik çok rahat yenerdik onları.

Mevlüt: Ben tek başıma yeneceğimize inanıyordum ama takımda bu inanç yoktu.

Cengiz: Takım oyunu oynamadık, savunma kötüydü, kale kötüydü.

Minik takım

* Maçın seyircileri arasında, daha sonra antreman yapacak olan Muhasebe Gücü'nün kızlar minik takımı da vardı.

Fatoş Soyipek, Duygu Bağcı, Melek Altanoğlu, Seden İşgören, Nergis Çolak, Zehra Çolak, Necla Orhan, Şaduman Kalyoncu, Berna Aksay'a, "Bana gördüğünüz yanlışları anlatın" dedim.

Amacım, spor yaşamının henüz başındaki taze beyinlerin, bu yaşamda bayağı yol almış deneyimli ağabeylerini nasıl algıladıklarını öğrenmekti. Bakalım sporun özündeki "doğal" sertliğe kızların bakışı nasıldı?

Dediler ki:

"Bir gol atınca bizim gibi hemen sevinmiyorlar. Oyuna devam ediyorlar

ama gol atmaları bile birbirlerine bağırmaya engel olmuyor. Bizden daha iyi hızlı koşuyorlar, sıçrayışları daha güzel ama bir hata yapınca birbirlerini affetmiyorlar. Birbirlerinin hatalarını yüzlerine vuruyorlar maç sırasında. Arkadaşının kalbini kırdığını fark etmiyorlar. Sanki aynı takımda değillermiş gibi davranıyorlar. Halbuki önce kendi hatasına bakmalı insan. Büyüklerin maçlarında hep böyle oluyor. Birbirlerini itip düşürüyor ama sonra gönlünü almıyorlar. Umurunda bile değil. Halbuki biz bencil olmamaya çalışıyoruz. Erkekler öyle bencil ki, birbirlerine pas bile vermek istemiyorlar. Hep kendileri gol atmak istiyorlar. Bazen de numara yapıyorlar. Zaman geçsin diye mahsuscuktan oyalanıyorlar. Bazıları yalandan yerlere atıyor kendilerini. Biz bilerek hiç düşmeyiz, birbirimizi de itmeyiz. Yani şey... Bazen biz de düşeriz. Evet, bizim de birbirimizi iteklediğimiz oluyor ama ne yapalım, bizi de büyük kızlar itekliyorlar. Ne yapalım... Hocalar yanlış yaptığımız zaman bize de kızıp bağrıyorlar. O zaman moralimiz bozuluyor. Zaten soyunma odasında bunları söylüyor. Ayrıca maçta söylemese ne olur... Hentbolda ünlü olmak, çok para kazanmak zor. Olsun. Biz bu spora aşığız..."

Haklısınız kızlar. Hentbola ben de aşık oldum.


© COPYRIGHT 1999 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Yorum ve önerileriniz için: webabla@yore.com.tr