CUMARTESİ 13 ŞUBAT 1999
"Haslet" tartışmasına, Türkçe'nin en sevdiğim ve saydığım üstadlarından Hakkı Devrim de katıldı.. Yazdıklarını okumanızda fayda var..
Teklif tekellüf merakıma vermeyeceğini umarak sevgili meslektaşımdan gene Hıncal Uluç diye söz edeceğim. Ağabeyi yaşındayım, severim ve hiç tereddütsüz "Hıncal!" diye hitap ederim. Ama okur, dinleyici, seyirci huzurunda, çoğumuza biraz sevimsiz de gelse adını soyadıyla birlikte yazmayı, söylemeyi tercih ediyorum.
Hıncal Uluç'un "Tansu Çiller'in hiç mi hasleti yoktur!" diyeceği tuttu. Dediğine diyeceğine bin pişman, okur itirazlarının ardı alınamıyor.
- Eğer Tansu Çiller'in hasleti varsa Hitler'in de hasleti var, demiş biri. O da cevap veriyor:
Var ya! Hitler'in de hasleti var. Çünkü hasletin sözlük anlamı "Yaradılıştan gelen özellik, huy" demek. Meydan Larousse öyle yazıyor.
Gene de ilave ediyor: "Edebi dilde genelde iyi huylar, iyi özellikler için kullanılmış"
Oradan da "Peki, iyi.. kötü ne?" diye mugalata faslına geçiyor.
Allah biliyor ya, bu tartışma çıkalı beri haslet kelimesini ben de yeniden düşündüm. Dediği gibi, biz Arap alfabesini bilmeyenlerin bakabileceği sözlükler haslet'i "insanın doğuştan gelen huyları, yaradılış özellikleri" diye tarif ediyor. Eski sözlüklerden, bu Arapça kelimenin "kesmek, bölmek" anlamındaki hısale'den geldiğini, insandaki "fazilet, meziyet" gibi olumlu nitelikleri ama aynı zamanda bunların zıddı olan "rezalet, denaet" gibi olumsuz nitelikleri de ifade ettiğini öğreniyoruz.
Peki, haslet kelimesinin hepimizde ısrarla iyilikleri çağrıştırmasının sebebi nedir? Arapçasına güvendiğim dostum Prof. İsmail Durmuş'a bunu sordum. Bir ipucu bulduk sanıyorum.
Firuzabadi'nin (1329-1414) Mütercim Ahmet Asım Efendi (1755-1820) tarafından çevrilen Kamus-ul Muhit adlı sözlüğünde, anlam tarifinin sonunda şu cümle var. "Daha çok ve yaygın olarak üstün meziyetler, erdemli nitelikler anlamında kullanılır." Demek ki Osmanlıca'da ağır basan anlamı bu olmuş.
Sevgili Ağabey,
"Haslet" sözcüğünün fazilet kadar rezalet anlamına da geldiğini kanıtlayan araştırman için teşekkürler.
Bir iki itirazım var.
"Tansu Çiller'in hasletleri var" deyişimden pişman değilim. Pişman olsam, özür diler açıklardım. Sonuna kadar arkasındayım.. Çiller'in hem de fevkalade hasletleri var. Hala bu ülkeyi parmağında oynatabilmek, keyfinin istediğine iktidar vermek bir haslet gerektirmiyorsa eğer, haslet nedir?..
Hakkı Ağabey,
Bana itiraz edenler bir soruma hiç cevap vermediler:
"Tansu Çiller'in hiçbir hasleti yok idiyse, bu millet, hem de bunca engele rağmen onu nasıl, Cumhuriyet'in ilk kadın başbakanı yaptı?."
"İyi nedir, kötü nedir?" soruma, mugalata deyişine de itirazım var. Önce bu sözcüğün de anlamını açıklar ve sonra niçin "Mugalata" olduğunu söylersen eğer?..
Şeytan dermiş ki, "Bana hep kötü diyenler.. İçinizde benim kitabımı okuyan var mı?.."
Tövbe yarabbim.. Bütün insanlar şeytana tapsaydı, Tanrı'nın yeri olurdu, dini literatürde..
Herşey birşeye göre iyi veya kötüdür.. Bu tartışılmaz gerçeğin neresi mugalata oluyor, anlamakta zorluk çekiyorum..
Tekrar ediyorum.
Tansu Çiller'in fevkalade hasletleri var.. Sakın ola kimse onu hafife almasın.. Yoksa ulusça çok pahalı öderiz..
Baba uyarıyor:
"Aman ha dikkat!.. Yoksa 18 nisandan sonra 28 şubat gelir!.."
Baba takvim bilmiyor.
Nisandan sonra şubat değil, mayıs gelir, mayıs!..
Derin devlet dedikleri!..
Derin devlet üzerine teoriler üretenler, "Devlet Düşmanı/ Enemy of State" filmini mutlak izlemeliler..
Gizli örgütler, devleti koruma yolunda neler yapıyorlar, günümüzdeki inanılmaz teknoloji ile..
Sizi uzaydan izliyorlar mesela haberiniz yok..
Uydudaki göz neyi mi görüyor?..
Kolunuzdaki saatle, cebinizdeki kalemin markalarına kadar, herşeyi..
Güç mü?..
Ülkenin en saygın, en varlıklı, en mutlu insanlarından biri iken, bir tek gün içinde, hepsini yitiriyorsunuz. Banka hesaplarınız sıfırlanıp, kredi kartlarınız iptal oluyor. Karınız sizden nefret ediyor.. Sözüne kimsenin inanmadığı bir serseri, bir sapık olup çıkıyorsunuz, isterlerse..
Kim isterse?..
Derin Devlet..
Film ezeli tartışmayı dile getiriyor?.. Devleti koruma uğruna insanların özel hayatlarına girme hakkı olmalı mı olmamalı mı?.
İzlerken dehşete düştüğünüz anlar oluyor.. Ama film bir Akbaba'nın Üç Günü olmamış.. Orada, aşağı yukarı aynı durumundaki Robert Redford'la özdeşleşmiş, onun gibi köşeye sıkışıp bunalmıştık.
Bu defa, bir başkasını izliyor olmaktan ileri gitmiyorsunuz.
Sebeb, Redford ile Will Smith arasındaki yorum farkı belki.. Smith'te bir komedi havası var.. Düşündüğünüzden çok gülüyorsunuz..
Elektronik bir oyuncak gibi kullanıldığı için belki, bir oyun seyrettiğinizi de düşünüyor olabilirsiniz.
İki saat hoşça geçiriyorsunuz ama filmde sergilenen dehşetin hiç havasına girmeden sinemadan ayrılıyorsunuz..
Filmin başında 309 saniye görünüp olan Jason Robards'dan ikinci yarıda ortaya çıkan Gene Hackman'a, Cosby'nin güzel kızı Lisa Bonet'ye kadar pek çok ünlü de var perdede.. Ama aklınızda kalan derin devleti temsil eden Jon Voight.. Harika oynuyor.
70'li yılların sonunda gençlik öyle bir peşindeydi ki, Ferdi Özbeğen'in.. Plakları peynir ekmek gibi satar, çalıştığı yerlerin kapısında kuyruklar oluşurdu. Gençler Ferdi'nin şarkıları ile coşar, dans ederlerdi.
Geçen gün Ali Kocatepe ile sohbet ediyoruz..
"Ferdi bir lokal için ideal sanatçı.. Bir tek piyanosu ile saatlerce müzik yapabilir. Gençliğinde onun pop müzik orkestrası vardı. Batı müziğinden öyle bir repertuarı var, şaşarsın.. Yerli yabancı, dünyanın dört bir yanından her türlü müzikle insanları saatlerce eğlendirebilir" dedi.
Alt yapı sağlam olunca, korkma..
Cüneyt Ortan, çeşitli sebeblerle küsüp inzivaya çekilmişleri geri döndürme gibi bir misyon üstlendi.
Bunlardan biri de Ferdi..
Geri dönüş, nostaljik günlerin şarkılarının, güncel yorumu ile olunca, müthiş oluyor.
Ferdi'nin CD'sini defalarca dinledim.
27 albümü, 400'den fazla yorumu olan bir adamdan bu seçimi yapmak zor. Arkaya bir senfoni orkestrası ve en iyi popçulardan bir alt yapı koymak daha zor.
Bunu da başarmış Cüneyt ve ortaya daha yıllarca yanacak bir "Kandil" çıkmış..
Ferdi, müzik setlerine dönmekle kalmaz, İstanbul gecelerine de döner mi acaba?..
Ali'le bunu konuşuyorduk..
e-mailler geliyor.. "Efendim falanca yazınızı daha önce okumuştuk. Bir daha yayınladınız.. Bu kaçıncı?.. Bizimle dalga mı geçiyorsunuz ya da bazı yazılarınızı çok seviyor tekrar mı ediyorsunuz?.."
Hayır efendim. Sorun köşeyi internette okuyanların sadece.. Bu köşe, gazetede daha çıkmadan internete giriyor.. Yani internetçiler gazeteden önce okuyorlar. Ama şu oluyor ara sıra.. Son dakikada, genelde reklamlar yüzünden sayfa düzeni değişiyor. Benim yedi sekiz yazıdan birinin köşeye konması erteleniyor.
İnternette yer alan yazı, ertesi sabah gazetede çıkmıyor.
Ben internete değil, Sabah'a yazıyorum. Çıkmayan yazıyı tekrar köşeye koyuyorum. O zaman internete de ikinci kez giriyor tabii..
Hepsi bu işte..
Birey olmamıza izin yok. "Bi rey"iz ya daha ne?!
Hakan/Utku
"Hayatın değeri uzun yaşanmasında değil; iyi yaşanmasındadır."
Shakespeare (Teşekkürler Zeren)
- Luciano niye talihliydi?.
- Bir karı aldı, bir de transistörlü radyo.. İkisi de çalıştı.