kapat

SALI 26 OCAK 1999

Ruhat Mengi (e-posta:rmengi@sabah.com.tr )

Uğur Mumcu ve Cilâlı İmaj Devri

Uğur Mumcu'yu yazılarıyla, kitaplarıyla, gerçekleri ortaya çıkarma konusundaki tutku ve yeteneğiyle tanırdım daha çok.. Bu tutkuya, yeteneğe tarifsiz bir hayranlık duyardım.

Onunla liseyi aynı okulda, Ankara Bahçelievler Deneme Lisesi'nde bitirmiştik. Benden yıllarca önce mezun olmuştu ama okulun müdür yardımcısı ve Fransızca öğretmeni olan annem ne zaman bahsi geçse "Uğur benim talebemdi. Çok özel biri olduğu o günlerden belliydi" diyerek onu anar ve sık sık bunu hatırlamama neden olurdu.

Uğur Mumcu'yla -ne yazık ki- ilk ve son kez, öldürüldüğü yıl Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in Çankaya'da basına verdiği yeni yıl resepsiyonunda karşılaştık. Yanıma gelip "Sizinle aynı okuldanız, biliyor musunuz?" demiş, birlikte bir süre "Deneme Lisesi" nostaljisi yaptıktan sonra "Çok sevdiğim bir öğretmenimdi" diyerek annemi anlatmaya başlamıştı. On-onbeş dakika süren bu sohbet onun duygulu, zarif, saygılı, içten kişiliği hakkında az da olsa bilgi edinmeme yetmişti.

Karşılaşmamızdan kısa süre sonra kalleş bir tuzağa kurban gitmesinin şokunu 6 yıl sonra bugün bile atabilmiş değilim.

Mumcu'nun kaybı sadece çağdaş, cesur, demokrasiye inanan ve onu geliştirmek için gecesini gündüzüne katarak çalışan bir yazarın, araştırmacının kaybı değildi Türkiye için.. Uğur Mumcu, bugün bile yazılarını okuduğunuzda hemen farkettiğiniz olağanüstü bir zekâya, birikime, derinliğe sahip olan ve bu özelliklerini hayatını hiçe sayarak ve karşılığında hiçbir kişisel çıkar beklemeden ülkesi yararına kullanmak isteyen, üstelik ülkesinin kaybedecek tek bir dakikası bile olmadığının bilincinde olan gerçek bir aydındı.

Türkiye'ye yararından çok zararı dokunan, ülkesini yurt içinde ve dışında her fırsatta karalamayı "aydın" olmanın şartı sayan ve bir aydın olarak Türkiye'ye olumlu ne katkıda bulunduğu sorgulanmadan dergilerin "yaşayan Türk aydınları" listesine alınan bazı "karanlık" aydınlardan değildi o..

Zaten sonunu hazırlayan da toplumu gerçekten doğrulara götürebilecek bir değer olması ve ülkesi adına gösterdiği acelecilikti büyük ölçüde.

Çabalarının boşa gittiğini, ışığıyla aydınlatmaya çalıştığı olayların hepsinin üstünün usta ellerce örtüldüğünü, uğruna canını verdiği ülkesinin kendi çıkarından başka hiçbir şey düşünmeyen ve her batışında imajını cilâlayarak yeniden doğrulan siyasetçiler tarafından talan edildiğini, uğruna savaştığı hak, hukuk, adalet, özgürlük, gibi kavramların lâftan ibaret kaldığını gördükçe Uğur'un ölümüne daha çok üzülüyorum.

Ne peşine düştüğü mafya-devlet ilişkilerinin, ne de kendi katillerinin, ne bugün, ne de yakın gelecekte ortaya çıkarılamayacağını ve bunun nedenlerini görüyorum.

Büyük siyasi partilerin liderleri, kendi -icadımız olan "deliye hergün bayram" sözünü doğrularcasına yaptığımız, vatandaşların, ailelerin maddi manevi bunalımlarla cinnet geçirerek birbirini boğazladığı, hâlâ çözümlenemeyen trafik sorununun aldığı canlarla milli felâkete çevirdiği uzuun bayram tatilini, seçmenlerine daha hoş görünmek için yurt dışında imaj değiştirme çabalarıyla geçirdiler.

Hepimize kutlu olsun!

Köpekler önemli ya genç kızlar?

Özellikle The Economist'in "Türkiye'de hayvan sevgisinin yaygınlaştığını" kapak yapmasından sonra gazete köşeleri köpek ve kedi sevgimizi anlatan yazılarla doldu. Yani tamam hayvan sevgisine önem vermek hoş da bakıyorum tatil boyunca arka arkaya intihar eden genç kızlar kediler köpekler kadar ilgimizi çekmiyor.

Neden intihar edenler genellikle kız? Neden hepsi aynı yaşlardalar? Bu intiharların tek suçlusu ölen gençler mi? diye merak etmiyoruz.

Arı Koleji'ndeki intiharlar sadece Savcılığı değil, Milli Eğitim Bakanlığı'nı tüm psikologları ve aileleri yakından ilgilendiriyor.

Okul yönetimi birçok öğrencinin ailesine "çocuklarının başarısızlığı ve tasdikname verileceği" yönünde çağrıda bulunmuş. Yalnız bu okulun değil birçok okulun, öğrencileri yetiştirmek, sorunlarını hallederek onları kazanmak yerine işin kolayına kaçarak sınıfta bırakma, okuldan atmakla korkutma, hatta daha ileri giderek başarısız veya sorunlu öğrencilere hakaret, dayak gibi yöntemlerle 'şiddet' uygulamayı seçtiğini biliyoruz. Biz bunları yazarak Bakanlığı uyarıyoruz da..

Ama halâ okullar denetlenmiyor. Bazı okullar kapasitesi üstünde, binlerce öğrenci alarak zaten çocukların tek tek yardım almasını imkânsız kılıyor. Okulların çoğunda "Rehberlik" servisi var ama bu servis, diğer öğretmenlerin aşırı baskısıyla bunalıma giren öğrencilere bile yetişemiyor.

Türk okullarından diğer ülkelere okumaya giden öğrenciler aradaki farkı açıkça görebiliyorlar. Burada "başarısız", "sorunlu" diye değerlendirilen çocuklar oralarda "başarılı" oluveriyor.

Milli Eğitim Bakanı'na soruyorum; Eğer bir sınıfta ortalama yüz üzerinden "20" ise bu öğrencilerin mi, öğretmenlerin mi, sistemin mi, kimin hatasıdır acaba?

Bu arada ailelerin de kendilerini sorgulaması lâzım.. Önce; okullardaki baskıya tepki gösteriyorlar mı, yoksa "Aman çocuğumuz sınıfta kalır?" korkusuyla her türlü haksızlığa susuyorlar mı?

Sonra da; okul dışında çocuklarını ya aşırı özgürlükle veya aşırı baskıyla bunalıma sürüklüyorlar mı? diye. Ortaokul ve lise çağındaki çocuklar ellerinde sigaralar ve içki kadehleriyle anne babalarından farksız bir yaşantı içindeler zira. Bu büyük hatalar "sevgi" ifadesi değil.

Yazık oluyor bu gençlerimize.. Onların sonunu kendi ellerimizle hazırlıyoruz!


© COPYRIGHT 1999 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Yorum ve önerileriniz için: webabla@yore.com.tr