kapat

SALI 19 OCAK 1999

Selahattin Duman (e-posta:sduman@sabah.com.tr )

Bayramınız kutlu olsun..

Bayram günü, birlik ve beraberliğimizi bozmayalım.. Ramazan davulcuları bahşiş için karşımıza dikildiğinde, cimrileşip Hıristiyan olduğumuzu iddia etmeyelim.. Misafir geldiğinde kendimize evde yokmuşuz süsü vermeyelim..

Her bayram böyle olur zaten..

Bayram haftanın hangi gününe denk gelirse gelsin "firarlar" bir önceki Cuma gününden başlar.. Millet birer ikişer ortadan kaybolur.. Arefe gününe gelindiğinde koca gazete binası, nükleer saldırıya uğramışa döner..

Bu bayram da öyle oldu..

İki binden fazla insanın çalıştığı bina, kadrosuzluktan hizmet veremeyen SSK hastanesi ıssızlığına büründü.. "Şu gazetenin köşe yazarlarından birini testereyle keseyim de memleketin fikir hayatına bir hizmetim geçsin.." diyenler için ideal ortam..

Telef ettiğiniz köşe yazarını büyük çöp poşetlerinden birine koyup, gazetenin herhangi bir yerine bırakın.. Tövbe diyorum, bayram bitene kadar kimse farkına varmaz..

***

Türküsü de var.. "Kendim ettim, kendim buldum.." diye..

Durduk yerde Bayram Gazetesi marazası çıkarmasaydık şimdi tatil yapıyor olacaktık..

Gerçi, bizimkiler başta olmak üzere Medya'nın ne kadar aklı ereni varsa "Bayram gazetesi yerine günlük gazeteler çıksın.. Vatandaş haber alma hakkını kullansın.." derken, ben kasap bıçağı görmüş dana gibi geri geri adım atıyor, ayak sürüyordum..

Ancak ne var ki bu işin olacağına ihtimal vermediğimden "Evet evet.. Bayram gazetesi yerine günlük gazeteler çıksın.. Vatandaş neden kendi gazetesini bayramda okumasın.." diye konuşuyordum..

İçimden de "Zor çıkarırsınız günlük gazeteyi.." diye geçiriyordum..

Kendimizi yakalım..

Bir ara işi daha da azıttım.. Aklımdan geçenleri biri anlar da bu işte gönülsüzlüğüm ortaya çıkar diye "Bayramda yayınlanma izni alamazsak sert eylem yapalım.. Ben şahsen birkaç yazar arkadaşla birlikte kendimizi yakmayı teklif ediyorum.." dedim..

Aklımdan geçirdiğim yazar arkadaşların başında da Sedat Sertoğlu, Cengiz Çandar, Ahmet Tan filan geliyor..

Plânım basit ama etkiliydi..

Bu arkadaşları eylem koymaya ikna edeceğim.. Beyazıt meydanına götürüp üzerimize benzin dökeceğiz, kendimizi ateşe vereceğiz.. Onların yüzü yumuşaktır.. Ağızlarından bir laf çıktı mı geriye adım atmaya utanırlar..

Onlar kendini tutuştururken ben de çakmağım çakmıyormuş gibi yapacağım..

Böylece hem onlardan kurtulacağım hem de yazar makulesinin gazete üzerindeki mali yükünü hafifleteceğim..

Zafer Mutlu plânımı prensipte beğendi gibi geldi bana ama ufak tefek değişiklikler yapılması icap ettiğini düşünüyordu herhalde.. Anladığım kadarıyla dört beş yazarın aynı anda kendini yakmasını pek uygun görmedi..

Eğer tek başıma eylem koymayı teklif edip "Ben kendimi yakayım.." deseydim büyük bir ihtimalle itiraz etmeyecekti..

Plânım bir tek Ahmet Vardar'ın aklına yattı.. Yanıma gelip beni yüreklendirdi..

Hatta eylemden sonra beni cemiyetin önüne götüreceklerini, güzel bir tören yapacaklarını da söyleyip özendirdi.. Ama dedim ya eylem fikri gazetenin paşalarına sert geldi..

***

O günden beri de yazar makulesinin bayramlarda izin yapması gerektiğini, bu sayede zihinlerinin açılacağını savunuyorum..

Bayramdan bir ay önce propogandaya başlıyorum, adım adım (step by step) ilerleyerek fikrimi işliyorum.. Karşılıklı verilen tavizlerle olayı "Diğer yazarların zihin açmalarına gerek yok.. Benim zihnim açılsa yeter.." noktasına getirip işi şahsileştiriyorum..

O da her seferinde "Biraz daha sabret.." cevabını veriyor..

"Biraz" diye tanımladığı zaman diliminin başı sonu belli değil.. Acaba 2001 yılının Temmuz'unu mu kastediyor, yoksa 2002 yılının Ramazan ayını mı? Tam söktüremedim..

Bekleye bekleye 27 Mayıs'ta Yassıada'ya düşmüş iktidar milletvekillerine döndüm..

Serap'a ne oldu?

Meşhur anekdottur.. Devrik Demokrat Parti'nin Yassıada'ya konulan milletvekilleri arasında ikide bir "Af çıkmış.. Hepimizi salacaklar.." söylentisi dolaşırmış.. Aynen askerlikteki "erken terhis var.." balonu gibi..

Tutuklu milletvekillerinin kulağı kirişte.. Sürekli dışarıdan gelecek haberleri kolluyorlar..

Fakat ihtilal yönetimi Yassıada'da öyle bir sistem kurmuş ki.. Mektupların tamamı denetimden geçiyor.. Bırakın siyasal bir haberi, maç sonuçlarını bile mahkumlardan gizliyor..

Tutuklu milletvekillerinden birinin aklına bir çare gelmiş.. Tahliye edilen bir arkadaşına "Serap" ismi "Af" sözcüğünün şifresi olsun, demiş..

Ben yazdığım mektuplarda "Serap'ın düğünü ne zaman?" diye sorarım. Sen "Af ne zaman çıkıyor?.." anlayıp ona göre cevap verirsin, diye tembihlemiş..

Başlamışlar planı güzelce uygulamaya..

Bizim milletvekili her mektubuna mutlaka "Serap'ın evlilik işi ne oldu? Düğün ne zaman?" sorularını yerleştiriyor, oturup sabırsızlıkla müjdeli bir cevap bekliyormuş..

Ne var ki gelen cevaplardan bir türlü "Serap'ın düğün tarihi" yani tahliye haberi çıkmıyormuş..

Beklemekten sinirleri bozulan milletvekili oturup daha dokunaklı bir mektup yazmış.. "Serap'a ne oldu? Merak ediyor, üzüntü çekiyorum.. Daha nikah için gün alamadınız mı?" diye sitem etmiş..

Bir hafta sonra da cevabı gelmiş:

- "Serap kötü yola düştü.. Evlenmeyecek.."

***

Gazete yöneticilerinin birer birer ortadan kaybolması, benim "izin" konusunda "serap" gördüğümü ortaya çıkardı.. Böylece "Serap'ın kötü yola düştüğünü" bir şekilde idrak etmiş oldum..

Asıl içerlediğim gazete içinde uygulanan çifte standart..

Bazı köşe yazarı arkadaşların "zihnen yorulabileceği" prensip olarak kabul ediliyor ve onlara zırt pırt izin veriliyor..

Benim talihsizliğim ise bakışlarımda..

Bakışlarım "zeki ve delici" olduğundan kimse zihnen yorulacağıma ihtimal vermiyor..

Bu yüzden tatil nedir unuttuk.. Mesela şimdi hangi bayramı kutladığımızı dahi çıkaramıyorum.. Ama olsun..

"Peştemalı kuruttum.. Adı neydi unuttum.." bayramınızı kutluyorum..


© COPYRIGHT 1999 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Yorum ve önerileriniz için: webabla@yore.com.tr