kapat

PERŞEMBE 10 ARALIK 1998

Gülay Göktürk (e-posta:ggokturk@sabah.com.tr )

Şef garsonun seçimi

"Garson devlet" deyimini çok severim.

Bence devletin geçirmesi gereken köklü dönüşümü gayet veciz ve "sarsıcı" bir biçimde ifade ediyor.

Şu "devlet sanatçılığı" tartışmaları başladığından beri de aklımdan çıkmıyor: Garson'un sanatçısı olur mu?

İsterseniz, "garsonun sanatçısı" kavramını tartışmayı biraz sonraya bırakıp, önce 85 kişilik devlet sanatçısı listesinin piyasaya çıkmasıyla birlikte ortaya çıkan itirazlara bir bakalım.

"Ayağa düştü" endişesi

Tepkileri kabaca iki kümede toplamak mümkün.

Birinci kümede yer alanlar, devlet sanatçılığının "işportaya düşmesinden" şikayetçi. Bu enflasyonist tutumun, devlet sanatçılığı gibi yüce bir payenin değerini azaltacağından endişeliler. Tabii, açıkça ifade edilmese bile, rahatsızlık, sayının artması kadar, kıstasların değişmesinden de geliyor. Bu gruptakiler, devletin geçmişteki elitist tutumuna geri dönmesini; sadece tiyatro, klasik müzik, bale, heykel gibi "yüksek sanat" dallarında faaliyet gösterenleri ödüllendirmesini arzu ediyorlar. Devlet sanatçısı seçiminde Özal'la birlikte başlayan "popülist sapma"yı bir türlü hazmedemiyorlar.

Ve bu tutumlarıyla, devletten de daha antidemokratik, daha tutucu bir görüşü temsil ediyorlar.

İkinci kümede yer alanlar ise, devletin antidemokratik yapısına işaret ederek, yazarlarını, düşünenlerini hapse atan böyle bir devletin verdiği devlet sanatçısı sıfatını kabul edilemez buluyorlar. Yani devletin siyasetine itiraz ediyorlar.

Buradan anlıyoruz ki, eğer demokratik bir devlet olsa, devletin "kendi sanatçısını" seçmesinde bir sakınca görmeyecekler.

Devletin beğenisi olamaz

Oysa bana kalırsa, devlet sanatçısı kavramına siyaseten değil devletin ideolojik konumlanışı açısından şiddetle itiraz etmek gerekiyor.

Devlet sanatçısı kavramının asıl sakatlığı, devleti bir hizmet aygıtı olarak değil, ideolojik bir aygıt olarak gören anlayışı bir kez daha pekiştirmesinden geliyor.

İşte böylece, yazımın başında belirttiğim "garson devlet" ya da "halkın hizmetkarı olan devlet" kavramlarına tekrar dönebiliriz.

Siz hiç, evin kültürünü belirlemeye kalkan, aileninin seyredeceği filmi, okuyacağı kitabı, dinleyeceği şarkıcıyı seçen hizmetkar gördünüz mü? Toplumun hizmetkarı, toplum adına onun sanatçısını seçebilir mi?

Devlet hangi sanatçının daha değerli, hangisinin daha değersiz olduğuna karar veremez. Çünkü devletin kendine özgü bir estetik anlayışı, bir beğenisi olamaz. Eğer elindeki kıstas, halkın beğenisiyse, o zaman da seçimi dolaylı değil, dolaysız yapmak, halka seçtirmek gerekir. Zaten o zaman seçilenlere devlet sanatçısı değil, halk sanatçısı denir. Her sanat eseri, yaratıcısının dünya görüşünden kaynaklanan bir sanat ve estetik anlayışının ürünüdür. Kendisine ait hiçbir ideolojisi, hiçbir sanat ve estetik anlayışı olmaması gereken "teknik devlet", bütün bu eserlere ve yaratıcılar karşısında nötr bir tutum içinde eşit uzaklıkta durur.

Devletin küçülmesi dediğimizde genellikle devletin ekonomik hayattaki ağırlığının azalmasından bahsediyoruz. Oysa, devletin küçülmesinin çok temel bir boyutu da, kültürel hayattaki varlığının yokedilmesidir.

İdeolojik devletin yerini teknik devletin almasıyla; yani devletin ideolojik muhtevasından sıyrılıp mütevazı bir hizmet aygıtına dönüşmesiyle birlikte, devlet kültür alanından tümüyle çekilecektir. O zaman Kültür Bakanlığı da, devlet sanatçısı seçmek, kültür alanında devlet politikaları üretmek, hangi kültürel faaliyetleri destekleyip hangilerini köstekleyeceğine karar vermek gibi boyunu aşan işlere kalkışmadan; eski eserleri, müzeleri, kültürel varlıkları koruma ve kollama gibi hizmetlere yöneltecektir.

Hatta bu işler için bir müdürlük yeterli görülüp Kültür Bakanlığı'nın lağvedilmesine bile gidilebilir.


© COPYRIGHT 1998 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Yorum ve önerileriniz için: editor@sabah.com.tr