PERŞEMBE 10 ARALIK 1998
Türkiye biraz zorlanarak da olsa piyasa ekonomisinin kurallarını öğrenmeye başlıyor. Atalarımız "bir musibet bin nasihatten daha iyidir" demiş. İnsanoğlu kendisine anlatılanları kulak arkası ediyor. Sonra sorunu yaşayınca, bir daha kolay unutmuyor.
Özel mülkiyetin ve piyasa ekonomisinin temelinde çok güçlü bir kabul yatıyor. Vatandaş, ekonomik kararları kendisi alacak. O kararın sonuçları da ona ait olacak.
Doğru karar vermişse, yüksek kâr edecek. Kimse çıkıp kârına ortak olamayacak. Tersine, yanlış karar vermişse, zararı da kendisi ödeyecek. Başkalarına dönüp "benim zararımı siz üstlenin" diyemeyecek.
Risk sözcüğü bu ikilemi yansıtıyor. Bir kararın doğru ya da yanlış olduğunu önceden bilmiyoruz. Bilgimize, sağduyumuza, geleceği öngörme yeteneğimize, hatta şansımıza güvenerek bir takım kararları alıyoruz.
Bunlar piyasa koşullarını etkiliyor. Ona göre ya kâr ediyoruz. Ya da zarar. Her ikisi de aynı sürecin, bizim özerk karar alma olanaklarımızın bir sonucu. Piyasa mekanizmasının etkinliği buradan kaynaklanıyor.
Tekstil sektöründe yaşanan krizi bu çerçevede ele almak istiyoruz. Hikayenin gerisinde, 1994'te yaşanan olaylar var. Hatırlatalım. Ocak-Mayıs arasında dolar 15 bin TL'den 38 bin TL'ye fırladı.
4 Nisan istikrar paketi ve IMF ile "stand-by anlaşması" sonrası, TL'nin değer kaybı durdu. Ama o arada fiilen TL reel olarak büyük miktarda devalüe oldu. Dolayısı ile ihracatçı sektörler 1994 ve 1995'te çok kâr ettiler.
En fazla ihracat yapan sektör tekstil. Üstelik, bu sektöre girmek nisbeten kolay. Çelik, otomotiv, kimya vs. gibi büyük ve ağır yatırımlar gerekmiyor. Nisbeten kolay ulaşılabilir bir teknolojisi var.
Ne oldu? 1995 ve sonrasında tekstilde büyük bir yatırım furyası yaşandı. Bir yanda zaten sektörde olan firmalar kapasitelerini arttırdılar. Geçmiş kârlılığa bakarak, çekinmeden bol kredi kullanma yoluna gittiler.
Aynı anda, başka sektörlerdeki müteşebbisler de tekstildeki yüksek kârlardan yararlanmak için sektöre girdiler. Aynı mantıkla, borç alıp özkaynaklarının çok üstünde yatırım yapmaktan korkmadılar.
Yatırımlar kapasiteyi ve dolayısı ile sektörün üretim ve arzını arttırdı. Halbuki talep aynı hızda artmıyordu. 1997 başlarından itibaren Türk tekstilcilerinin kendi aralarındaki rekabeti fiyatları düşürmeye başladı.
Rekabet fiyatları düşürünce, 1994-1996 arası üreticilerine büyük kârlar sağlayan sektör, aniden büyük zararlar yazmaya başladı. Yatırımlarını özkaynakla finanse edenlerin direnme gücü vardı. Kredi kullananlar sapır sapır döküldüler.
İşler iyi gitseydi, yüksek kârlar onların olacaktı. Kötü gitti. Şimdi devlet yardımı istiyorlar. Yani zararı vergi mükellefine ödetmeye çalışıyorlar.
Piyasa sistemlerinde bu tür olaylara sık sık raslanır. Tarım sektöründe pek çok iyi bilinen örnek vardır. Diyelim ki bir yıl soğan mahsulü az olsun ve fiyatı çok yükselsin. Ertesi yıl herkes soğan eker. Fiyat çöker. Mahsul tarlada kalır. Bir sonraki sene kimse soğan ekmez. Fiyat patlar. Böyle devam eder.
Mali piyasalarda benzer durumlara çok raslanır. Örneğin borsa yükselince, "aman bende kazanayım" duygusu ile taze para girer. Borsa büsbütün yükselir. Düşünce, herkes birden çıkmaya çalışır. Düşüş hızlanır.
Bazı bankalar bir ülkeye yüksek faizle borç vermeye başlayınca, diğerleri de onları takip ederler. Sonra kriz çıkınca, hepsi birden risklerini azaltmaya çalışırlar. Sonuçta hepsi daha çok zarar eder.
Tekstil krizinin müteşebbisler için öğretici olacağını düşünüyorum. Piyasa ekonomisinde önemli olan hesap kitaptır. Kural tedbirli olmaktır. Sürü içgüdüsü ile yapılan yatırımlardan hayır gelmez. Çünkü faturayı yanlış yatırımı yapan öder. Tekstilde de öyle olacak.