PERŞEMBE 10 ARALIK 1998
Güneş Taner, yeni hükümet kurulana kadar niçin Bakanlık koltuğunda oturmuyor? Sorunun cevabı belli: Çünkü, o gensoruyla düşürüldü.
Peki, Mesut Yılmaz'a ne olmuştu? O da gensoruyla düşürülmemiş miydi? Cevap: O, Başbakan.
Fakat, gensoru "hükümet icraatı" nedeniyle verilip Mesut Yılmaz düşürülmemişti. Mesut Yılmaz, "ihaleye fesat karıştırmak" suçlaması ve kuşkusu altında "kişisel sorumluluk" ile ilgili bir durumdan ötürü gensoruya muhatap oldu ve düşürüldü.
Bu durumda, Mesut Yılmaz ile Güneş Taner'in "statü" açısından bir farkı yok. Olmaması gerekiyor. Ancak, Güneş Taner'in koltuğu boş kalırken, yeni hükümet kurulan dek, Yılmaz, "Başbakan sıfatı"nı korumaya devam ediyor.
Durumun saçmalığı ortada. Anayasa'da böylesine bir durumu düzenleyen açık bir hükmün bulunmamasına sığınarak, Mesut Yılmaz'ın "Başbakan sıfatı" ile o açılıştan bu açılışa koşması, zarif gözükmüyor.
ANAP lideri, Güneş Taner'le aynı gerekçeden ötürü, aynı sonuca maruz kaldığına göre, "siyasi zerafet" gösterip, koltuğunu Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit'e bırakmalıydı. Ecevit, yeni hükümet kurulana dek "Başbakan Vekili sıfatı" ile Başbakanlık koltuğunu doldurabilirdi.
Açık anayasal ve yasal hükümlerin bulunmadığı durumlarda, hukuk ortadan kalkmaz. Eğer, "siyasi zerafet" eksikliği de söz konusuysa, o zaman "teamül"e başvurulur. "Teamül", işte onun için çok gereklidir ve bir anlamda "yazılı olmayan hukuk kuralı" sayılır.
Bir ülkede Başbakan, "siyasi zerafet"e, Cumhurbaşkanı ise "demokratik teamül"e riayet etmezse, o ülkeye hukuksuzluğun egemen olmasına, "Ben yaptım, oldu" zihniyetinin hükmünü icra etmesine engel olamazsınız.
Durumun bu "hukuksuzluk manzarası"na sürüklenmesinde, kuşkusuz, 28 Şubat'ın payı vardır. 28 Şubat süreci ve Refahyol hükümetinin görevden uzaklaştırılması yöntemleri, o süreçte Cumhurbaşkanı'nın oynadığı rol, ANAP liderinin böyle bir süreçte görev üstlenmesinin gelip dayandığı nokta işte burasıdır.
Dolayısıyla, Tansu Çiller'in, Ecevit'in kişiliğine değil de, atanma biçimine "usul yönünden" karşı çıkması ve "dayatma" olduğunu siyasi kulislerin kıyısında dolaşanların bile kolaylıkla bilebildiği "hükümet formülleri"ne kapıyı kapaması, sadece bir "siyasi manevra" değil; aynı zamanda ve daha önemlisi, "demokrasi ve hukuk" açısından zorunlu bir tavırdı. Türkiye'yi büyük badirelere sürükleyen 28 Şubat sürecinin sona erdirilmesi yönünde gerekli bir adımdı.
Tansu Çiller, Ecevit'in kendisine sunduğu önerileri ya da formülleri kabul etseydi, kaybeden sadece kendisi olmayacaktı. Türkiye'nin ağır-aksak yürüyen demokrasi yönündeki çırpınışları ölümcül bir yara almış olacaktı.
Doğrusunu yaptı. Şimdi sıra, Fazilet Partisi'ni kurallarına göre oynanması gereken "oyun"un bir parçası olarak tescil ettirmeye geldi.
Refah Partisi'nin hem devamı olan, hem de Refah'ın yanlışlarından ve olumsuz profilinden arınmak için ciddi bir gayret içinde bulunan Fazilet Partisi'ni -şu anda Parlamento'da grubu bulunan en büyük parti olduğunu da kaydederek- "içe sindirme"ye alışmak, Türkiye'de tehlikeli kutuplaşmaların önünü almak için de şarttır.
Sürekli dışlanan bir Fazilet'in "sosyolojik dayanakları"nın radikalleştiği bir Türkiye mi isteniyor; yoksa beğensek de beğenmesek de halkımızın hatırı sayılır bir bölümünün siyasi temsilinin kurallar içinde yapıldığı bir Türkiye mi? Aklı başında herkes, ikincisinden yanadır.
Seçim amaçlı olarak bundan sonra kurulacak bir hükümette, ister Çankayalı olsun, ister Çankayasız, bu "geniş tabanlılık olgusu", Türkiye'nin gelecekteki "yumuşama" şansı için de anlamlıdır...