PERŞEMBE 10 ARALIK 1998
Zaman zaman babamın arada sırada tekrarladığı eski bir deyimi hatırlıyorum:
- İşte geldik gidiyoruz şen olasın Halep şehri...
Acaba babam o zamanlar kaç yaşındaydı?
Sanırım 50 falan... Ben de 15'indeydim herhalde... Henüz tek partili dönemden çok partili döneme geçilmemişti... 2. Dünya Savaşı yıllarıydı. Geceleri karartma vardı büyük kentlerde. Gerek okulda, gerek evlerde, akşam olunca siyah perdeler çekilirdi pencerelere...
Burhan Felek, karartmayla ilgili espriler yapardı günlük köşe yazılarında.
Bir ev hanımı, siyah perdeleri indirdikten sonra mahalleden geçen bekçiye seslenirdi:
- Ziya sızıyor mu?
Bekçi yanıt verirdi:
- Ziya çoktan sızmıştır, bu saate kadar kalmaz o..
Türkiye'de yoksulluk olduğunu yazanın ağzını kuruturlar, hayatını söndürürlerdi. Hele köylülerin çektiği sıkıntılardan söz etmek, bile bile intihara kalkmak gibi bir şeydi...
O nedenle de bu tür konuları öyküleştirip romanlaştırmaya kalkmış ne Sabahattin Ali'yi affetmişlerdi, ne Reşat Enis'i... Mahmut Makal "Bizim Köy"ü yazdıktan sonra zor kurtarmıştı paçayı; çok partili döneme geçilmekte olduğu için...
Hele ezilen yığınlardan söz eden ozanlar, ilk hıristiyanların uğradığı belalara uğrarlardı. Onların adlarını bile kimse ağzına alamazdı. Vazgeçtik hapisteki Nazım Hikmet'i; Cahit Irgat'ından, Rıfat Ilgaz'ından, Fethi Giray'ından İlhami Bekir Tez'ine kadar hepsi tu kakaydı..
Okullarda Mehmet Farut Fürtunca'nın bestelenmiş genel övgüleri okunurdu hep bir ağızdan:
Sen ne güzel bulursun gezsen Anadolu'yu,
Dertlerden kurtulursun gezsen Anadolu'yu.
Örtülü ödenekten esaslı yardımlar yapılırdı Ankara'yı alkışlayan yayınlarla kalemlere..
Mehmet Ali Birand'ın "12 Eylül Belgeseli"ni izlerken bütün bunlar yeniden geçmeye başladı aklımdan...
Tam o tarihte biz, Yaşar Kemal, Mümtaz Soysal ve Zülfü Livaneli ile birlikte başkanlık seçimlerine hazırlanan Fransız Sosyalist Partisi Lideri Metterand'ın davetlisi olarak Marsilya'daydık...
12 Eylül sabahı Montpellier Belediye Başkan Yardımcısı'ndan öğrenmiştim Türkiye'de askeri bir darbe olduğunu...
Hey tanrım, 20. Yüzyıl içinde bu kaçıncı askeri darbeydi?
Güney Amerika ülkeleriyle yumurta tokuşturuyorduk sanki..
Gazeteciler üstüme yüklenmişlerdi:
- Türkiye'ye dönecek misiniz?
Bu soru bana daha önceleri de çok sorulmuştu. Ülkesine dönemeyen biri olmak, bana çok ters geliyordu. Bizim kuşak siyasetçilerinin önemli bir bölümüyle, militerlerinin ne yazıdan, ne yazı adamından hiç mi hiç anlamadıklarını bildiğimden ötürü, içimde bir yığın kaygı vardı ama, sönük bir sesle her zamanki gibi:
- Neden dönmeyeyim ki, demiştim...
Mehmet Ali Birand, hazırladığı başarılı belgeselde yeniden canlandırıverdi o günleri...
5 gün önce TÜSİAD, Türkiye'deki enerji tüketimiyle ilgili bir rapor yayımladı. Türkiye'de adam başına düşen enerji tüketimi, dünya ortalamasının da altındaymış. Ve hala daha odun ve tezek ağırlıklıymış...
Herhalde 21. Yüzyıla girerken böyle başarılı bir sonuca ulaşmak için kahredildi onca ozan, onca yazı adamı, onca sanatçı...
Son zamanlarda daha çok hatırladığım, Babamın o eski sözü döküldü ağzımdan:
- İşte geldik gidiyoruz şen olasın Halep şehri...