PAZAR 06 ARALIK 1998
"Kadınlar da erkekler gibi politika yapmalıdırlar. Bu, eşitliğin, demokrasinin, demokratik katılımın gereğidir."
Eğer söylenen basitçe bu olsaydı, fazlaca tartışacak bir şey kalmazdı. Oturur hep beraber, bu katılımın önündeki içsel-kadının kendisinden kaynaklanan- ve dışsal -siyaset mekanizmalarından kaynaklanan- nedenleri tartışırdık.
Ama yapılan bu değil.
Kadınların politikaya bir "kurtarıcı" gibi geleceği söyleniyor.
Cuma akşamı Siyaset Meydanı'nda da ağırlıklı olarak savunulduğu gibi, "kadının doğası ya da yapısı gereği daha barışçı, daha insancıl bir siyaset üreteceği, kadınların politikada değişimin öncüsü, demokrasinin garantisi olduğu, politikayı bugünkü kirliliğinden kurtaracak olan şeyin, kadın bakış açısı ve kadın duyarlılığı olacağı söyleniyor.
Bu kadar büyük bir iddia doğru dürüst temellendirilmelidir, öyle değil mi?
Ama bakıyoruz, feministlerde hiç de böyle bir gayret yok. Kırk kere söylenince doğru olacağını sanıp, aynı klişeleri tekrarlayıp duruyorlar.
Ben şimdiye kadar çeşitli yazılarımda ve o gece Siyaset Meydanı'nda, kadınlara atfedilen "barışçılık", "uzlaştırıcılık", "demokratlık", "duyarlılık" gibi özelliklerin ispatlanmaya muhtaç, "kerameti kendinden menkul" nitelemeler olarak kaldığını, bu haliyle de hiçbir inandırıcılığı olmadığını anlatmaya çalıştım.
Şimdi bir adım daha ileri gidip, tersi iddiaları ortaya koymaya çalışacağım. Yani, tarih içinde şekillenen "kadın kişiliği"nin, kadın için politikada avantajlar değil, tam tersine dezavantajlar getirdiğini... Kadının politikaya "yeni bir soluk" getirmek, "dönüşümün öncüsü olmak" bir yana, tutuculuğun, itaatin ve fanatizmin kaynağı olabileceğini...
Bu iddialar bana ait değil. Bundan tam elli yıl önce, feminizmin en büyük teorisyenlerinden Simone de Beauvoir "Bağımsızlığa Doğru" adlı kitabında, kadının politik davranışına yön veren kişilik özelliklerini şöyle tahlil ediyordu:
"Kadın için dünya alınyazısının egemenliği altındadır. Yaşam karşısındaki tutumu yalvarıp yakarmak; dua etmektir. Belli bir sonuca varabilmek için önceden denenmiş bir takım yollara başvurur. Böylece, neden görenekçi olduğunu anlamak kolaylaşıyor; zamanın, onun için yenilik getiren bir boyutu yoktur, yaratıcı bir fışkırma değildir zaman; eskiyi tekrarlamaya mahkum olduğundan, geleceği geçmişin yenilenmesinden başka bir şey saymaz."
"Erkekler, kendi yarattıkları putlar önünde tam bir inançla diz çökmezler. Kadınlarsa, yaşam yolunda o ulu heykellerden birine rastladılar mı, bunları hangi elin yarattığını düşünmeden uslu uslu yere kapanırlar..."
"En tutucu erkek bile belli bir evrimin kaçınılmaz olduğunu bilir, gerek eylemini, gerek düşüncesini buna uydurur; tarihin oluşumuna katılmayan kadın, onun gereklerini anlamaz; gelecekten çekinir, zamanı durdurmak ister. Babasının, erkek kardeşlerinin, kocasının önerdiği putlar yıkıldı mı, onların yerine, göğe yenilerini nasıl oturtulacağını hiç mi hiç bilemez; bu yüzden de canını dişine takarak onları savunmaya girişir."
"Kadınların gözünde hak güçlünündür; çünkü erkeklere tanıdıkları haklar güçlerinden gelmektedir; bunun için de bir toplum çözüldüğü zaman galiplerin ayaklarına ilk kapananlar kadınlardır. Onlar, genel olarak dünyayı olduğu gibi kabul ederler. Başlıca nitelikleri boyun eğişleridir... Ancak özgür, kendini zamanın ötesinde olumlayabilen varlık her türlü yıkımı yenebilir; oysa kadının elinde bu yüce sığınak yoktur. Özgürlüğün gücünü hiçbir zaman sınamadığı için inanmaz özgürlüğe."
Simone de Beauvoir bütün bunları yazarken, aynı zamanda kadınları bu tarihi mirasın tutsaklığından kurtulmaya çağırıyordu.
Na gariptir ki, elli yıl sonra bugünün feministleri, bir matahmış gibi bu mirasa sarılıyor. Paylaşılan o karanlık geçmişi, bugünün kadını için bir ayakbağı değil, üstünlük olarak göstermeye çalışıyor. Ve "bütün kötülüklerin kaynağı" olan o tarihi miras üzerine bir kadın kimliği inşa etmeye çalışıyor.
Bilsinler ki bu, bataklık üstünde yeni inşaat yapmaktır.