kapat

PAZAR 06 ARALIK 1998

Cengiz Çandar (e-posta:ccandar@sabah.com.tr )

O da gitti...

En sonunda "Lütfi Amca" da gitti. Prof.Dr.Lütfi Duran...

Ölüm ilânları sayesinde, birçok kişi onu Türkiye'nin "düşünce özgürlüğü ayıbı" halindeki "hapisteki gazeteci" Ragıp Duran'ın babası olduğunu farkedip, öyle tanımıştır. Bizim kuşaklar ve bizden öncekiler için, Türkiye'nin en büyük "İdare Hukuku Otoritesi" idi...

O, benim için, bütün bunların ötesinde, hayata gözümü açtığım zamanlardan beri "Lütfi Amcam" idi. Çünkü, "Hafize Teyzem" annemin hem liseden, hem üniversiteden sınıf arkadaşı, oğlu yani Ragıp, bu kez kardeşimin sınıf arkadaşı, kızı benim çocukluk arkadaşım, kendisi de babamın arkadaşı...

Bu kadar içiçe bir ilişki, insanı, kan bağı olmaksızın yakın bir aile ferdi yapar. Babamı toprağa verdikten tam tamına iki ay sonra "geniş ailemizin bir diğer ferdi", Lütfi Duran'ı bugün toprağa veriyoruz.

İnsanın ailesinden, yakın çevresinden, çocukluk, gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde iz bırakmış birinin sonsuzluk yolculuğuna gitmek üzere hayatımızdan çekilip gitmesiyle, sanki hayatımızın bir bölümü, bir daha geri gelmemek üzere kopup gidiyor.

Bu tür her kayıp, belki insanın manev” dünyasını derinleştirip, zenginleştiriyor ama aynı zamanda ve paradoksal biçimde daha da yalnızlaştırıyor, yoksunlukla yoksullaştırıyor...

Zihnim yıllar öncesine kayıyor...Lütfi Duran'ın gergin yüz hatları, çok kez suskun gayrı memnun haliyle, kayıtsızlığa varacak ölçüdeki ağırbaşlılığıyla, Hafize Duran'ın deli dolu canlılığı, nüktedanlığı ve görülmemiş bir süratle konuşma tarzına bakıp, "zıtların birliği"nin bu mücessem büyüsünden büyük zevk alırdım.

Ankara'daki evimize gelişleriyle, bizim İstanbul'daki evlerine, Kumburgaz'daki yazlıklarına gittiğimiz vakitlerin hepsi, benim için içimi kıpır kıpır yapan mutluluk ve heyecan vesileleriydi...

Bizim eve geldikleri vakitlerde, beraberlerinde illâ yakın dostları Prof. Bahri Savcı'yı ve Prof.Dr.Turan Güneş'i de sürüklerlerdi. İlkgençlik dönemlerimde, ülkemizin "hukuk devleri"ne bizim "hukukçular evimiz"de tanık olmak, meğer ne büyük imtiyazmış...

Başımı belâya soktuğum durumlarda -pek sık olurdu- hukuk yorumu ve desteği için Lütfi Amca'dan medet umardım. Hiç yardımcı olmadı. Hukukun dışına düşmüştüm. Öylesine katı bir hukuk adamıydı ki, elinde büyümüş sayılanlara bile iltimas geçemezdi.

Zaten mükemmeliyetçiliği arayan ve Türkiye'nin bir Batılı hukuk devleti olmasını arzulayan standardıyla, İstanbul Hukuk Fakültesi'ndeki öğrencilerinin de iflâhını keserdi. Yıllar sonra, "Yine milleti sınıfta çaktırıp, belge almalarına sebep oluyor musun" diye sorduğumda, "Eskisi gibi değilim. Değmez" sözleri dudaklarından biraz da hüzünle dökülüvermişti. Türkiye'nin bir hukuk devleti olabilmesinden, pek dışarı vurmasa da, tabiatının en belirgin özelliklerinden biri olan o kötümserliğiyle, galiba umudunu kesenlerden biriydi.

Ona inat, bildiğini okuyup burnunun dikine giden, oğlu Ragıp oldu. Ama ne gariptir ki, onu dinlemediğinden ötürü değil, tersine, umutlarını sarsan hukuksuzluğun kurbanı olarak, son demlerinde başında bulunamadan demir parmaklıkların ardına gönderildi.

Bu ülkenin yetiştirdiği en büyük hukuk adamlarından birinin son günlerinde, ömrü boyunca hukuka yaptığı hizmetlerle alay edilircesine, biricik oğlundan bir tür hukuk cinayetiyle mahrum bırakılması; ilerde bu dönemlerin Türkiye'sini yazacakların karşısına bir trajik episod olarak dikiliverecektir.

Lütfi Amca; bu uğursuz 1998'de, bu ülkede hukuka ilişkin kötümserliğini haklı çıkarır bir dönemde, bize vedâ ettin. İyi zaman seçtin. Sinirlenmek için hep fırsat arardın. Şu ara bol miktarda mevcut. Onlara tanık olmadan, bencil bir eskivle hayattan çekiliverdin.

Biz, seni hep sevecen bir tebessümle hatırlayıp, anacağız. Kimbilir, belki kötümserliğine inat, bir gün hukuk, bu ülkede yetiştirdiğin insanların katkısıyla yerleşecek. İşte o zaman, sana çok güleceğiz...


© COPYRIGHT 1998 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Yorum ve önerileriniz için: editor@sabah.com.tr