PAZAR 06 ARALIK 1998
Dünkü Dünya ajanslarında globalleşme çağının ne kadar hızlı bir tempoyla yaklaştığını kanıtlayan büyük bir haber gümgümleniyordu:
ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, "Latin Amerika'da dikta rejimlerini destekleyerek cidi hatalar yaptıklarını" açıklamıştı.
Bilir misiniz ki, ABD Dışişleri Bakanı Albright'ın, sonunda itiraf ettiği "ABD hatası" Türkiye'de benim kuşağımdan nice beyinsel insanın tüm ömrünü kararttı...
Washington'un geri ülke militerleriyle oligarşilerini tuttuğu sıralarda, bizler Türkiye'de de bu sakat politikaya karşı çıkmaya çalışmıştık.
Üstümüze yağdırılmayan yıldırım kalmamıştı.
ABD'nin geri ülkelerdeki politikasını eleştirmemizi, kendi çıkarları için sakıncalı görenler, Meclis'de her kürsüye çıkışımızda:
- Moskova'ya, Moskova'ya, diye bağırırlardı.
Viski'yi Amerikan kökenli bir içki sandıklarından ötürü de; ABD'ye karşı çıktığımız halde, hem viski, hem Amerikan sigarası içtiğimizi ve Ahmet Altan'ı Robert College'e gönderdiğimizi yayıp dururlardı tüm Türkiye kahvelerinde...
Ve o zamanki ABD'nin Türkiye'deki sözcüleri bizim "Amerika'nın da kucağına bu kadar oturmayın" türünden yaptığımız eleştirilere, kendilerine göre şu mantıkla yanıt verirlerdi:
- Amerika'nın kucağına oturmayalım da, Rusya'nın mı kucağına oturalım?..
Bizim ne demek istediğimizi en iyi anlayanların başında şükür ki İsmet Paşa geliyordu.
Bizi Meclis'de Süleyman Bey'in adamları linç etmeye ve ayrıca dokunulmazlığımızı kaldırıp hemen işkenceye göndermeye giriştiklerinde; İsmet Paşa kürsüye gelmiş ve iki tarihsel konuşma yapmıştı.
Bunlardan birincisi Meclis'deki linç girişimi üstüneydi. Öteki de dokunulmazlığımızın kaldırılmasından sonra, Anayasa Mahkemesi'nin kararı beklenmeden gözaltına alınamayacağımız üstüneydi..
Bunun dışında ne piyeslerimizi oynayabilirdi Devlet Tiyatroları; ne de bizim kitaplarımızı basan yayınevlerinden çıkma herhangi bir kitabı önerilebilirdi okullara Milli Eğitim Bakanlığı...
Bizim Türk insanları bu tür gizli mekanizmalarla bir yazı adamını nasıl bunaltılabileceğini bilmezler.
Ayrıca bizim Ankara egemenleri, ne yazıyla, ne de sanat ve kültürle ilgilidirler yeterince.. Eli her kalem tutandan öncelikle Ankara'nın propagandasını yapmasını isterler.
Bu konulara dünkü Hürriyet'de Tufan Türenç de, enfes bir çerçevelemeyle değiniyordu ve şöyle diyordu:
"Kültür ve sanat bakımından toplumumuzun üretkenliğini dumura uğratan, devletin çağdışı bir yaklaşımı.
Oturup boşu boşuna 'Neden dünya çapında müzisyen, yazar, ressam, heykeltraş ve düşünce adamı yetiştiremiyoruz' diye hiç kafa yormayalım.
Nedenler açık seçik ortada."
Nihayet Clinton yönetimi de Washington'un o zamanki hatalarını itiraf etmeye başladı. Ne de olsa Clinton da gençliğinde Vietnam savaşlarını protesto etmiş olanlardan...
Kendisi o zamanlar Türkiye'de olsa belki de Deniz Gezmiş'lerle birlikte ipe çekilirdi. Nasıl ki İtalyan Başbakanı D'Alema ile, Almanya Dışişleri Bakanı Fisher de, kazara gençliklerinde Türkiye'de olsalar, herhalde Evren Paşa'nın " asmayalım da besleyelim mi?" listesine kolay girerlerdi.
Globalleşmenin hızlandığı bir süreçte artık Washington'un gizli despotlukları payandalamayacağı ortaya çıkıyor. Artık dönem, büyüyen üretimlerin emilmesi için halk kitlelerinin zengin edilmesi dönemi. Bunun için de anlamsız yerel harcamaların frenlenmesi ve yönetim mekanizmalarının saydamlaşması gerekiyor...
Türkiye de bu değişimin dışında kalamayacağı için, her fiyaskoyu hamaset sloganlarıyla sarmalama alışkanlığından ister istemez kurtulacaktır...
Biz göremesek de biliyoruz ki, çok şöyler, çok şeyler değişecek buralarda da...