CUMARTESİ 05 ARALIK 1998
Fabrikaların, atölyelerin yöneticileri, ustabaşları, sahipleri inandırıcı olmak için yeminle başlıyorlar. Vallahi inanın. Kriz geldi. İnanın kötü günlere girdik. İşten atmalar, kapanmalar, vardiya azlatmalar, ücretsiz izne çıkartmalar iplik, dokuma, boya fabrikalarında görülüyor. Yavaş yavaş konfeksiyona doğru geliyor.
Atölyelerde başladı..
Merdiven altı diyorlar...
Sigortasız, sendikasız, kayıtsız işçi çalıştıran atölyelere "merdiven altı üretim" ismini takıyorlar. İstanbul'da bu tür işyerleri her yerde var, ancak ağırlıklı olarak Merter de kümenlenmişler.
Gidelim yerinde görelim...
Merter'i geziyoruz..
İşçilerle konuşuyoruz. Aslında işçi gibi değiller. Çocukluktan yeni çıkmışlar, çoğunluğu genç kız....
Sen ne yapıyorsun?
Ben overlokçuyum.
Senin işin ne?
Ben düğmeciyim.
Sen: Ben ilik açıcıyım. Ben ütücüyüm, makastarım, finişerim.
Finişer ne demek?
Bilmiyene nasıl anlatılır, tarif ediyor: Atölyeye kumaş gelir. Biçilir. Makinadan geçirilir. Etekleri, paçaları, kol ağızları overloklanır. İlik açılır. Düğme dikilir. Ütülenir, giysi olur ve en son finişer yapılır. Yani üstünde dikişten arta kalmış iplikler, düğümler, artıklar, yapışıklar temizlenir. Naylon kılıflarına geçirilir.
Finish yani bitiş...
Bitişten bitirici...
Finişer bitirici demek...
Kriz bitirici, son verici, işten edici ağırlığıyla gelmiş ve fabrikaların, atölyelerin bulunduğu kentlerin işçi semtlerine "işten atılma korkusu" sinmiş. Merter'de Fatma, konfeksiyonda makinacı. 5 yıldır bu işi yapıyor, 18 yaşında ve haftada sadece 15 milyon lira alıyor. Behzat da ortacı, okuma yazması yok. Behzat haftada 7.5 milyon lira alıyor, "okuma yazması olmayan için iyi para..." diyor. Meral da overlokçu 17 yaşında. 4 yıldır bu işyerinde ablası Zuhal ile birlikte çalışıyor ve ayda 50 milyon lira aylık alıyor. Meral ilkokul mezunu...
Sigortasızlar...
Sendikaları da yok...
Fakat "Duyuyoruz sigortalı olarak çalışan ve sendikalı olan tekstil işçilerini de işten atıyorlar..." diyorlar. Meral'in kapı komşusu sendikalı işçiymiş, onun da işine son vermişler.
Tekstil İşverenleri Sendikası'nın Başkanı Halit Narin de açık açık bu sektörde 500 bin işçinin işten atıldığını ve önümüzdeki aylarda da bir o kadar daha çıkartılabileceğini söylüyor.
Kriz geldi: İşçiyi at...
Kalanların ise gözünü "işimi yitirebilirim..." diye korkut, böylece onları; "sıfır ücret zammı ya da çok düşük ücret artışı"na razı et. Yükle krizin yükünü işçiye...Şu anda tekstil işkolunda bir yandan işçiler işten çıkartılıyor, bir yandan da kalanlar için ancak yüzde 5-10 ücret zammı teklifi yapılıyor.
Oysa enflasyon yüzde 60...
Sendikacılarla patronlar bir olup yeni bir toplu sözleşme anlayışına geçerek, nimeti de külfeti de beraber paylaşacak; "birlikte zararı omuzlayıp, beraber kâra geçecek bir krizden çıkma yöntemi" geliştirmiyorlar.
Sendikacılar ne kadar gerici...
Tutucu, miskinler..
İşverenlerin adamı gibiler...
Eski toplu sözleşme kalıplarını kaldırıp atmıyorlar ve işverenlere; "Kriz geldi, yeni durum doğdu. Krizin yükünü işyerine dolayısıyla işçiye yüklemeyelim. Gelin işverenler ve işçiler ortak bir dil yaratalım. Ortak bir akılda birleşelim. İşyerindeki bilgilere biz de sahip olalım.Beraber zarar edip, beraber kâr edeceğimiz bir model kuralım. Toplu sözleşme süresini krizin bitimine endeksli hale getirelim. Planlarımızı, programlarımızı, öngörülerimizi krizden nasıl çıkacağımıza göre yapalım. Siz işverenler krizden çıkmanın vazgeçilmez şartı olarak işçileri işten atmak, üretimi azaltmak olarak görmeyin. Krizden çıkmanın şartını üretimi ve satışları artırmak olarak görün. Biz de işyerinde verimi artıralım. Siz işçi çıkartmayın, biz de krizden çıkıncaya kadar yüzde 10-15 ve hatta gerekiyorsa sıfır ücret zamlarına razı olalım. Fakat ücretleri dövize ya da enflasyona endekseleyelim, krizden çıkılınca işçinin kriz dönemindeki reel ücret kayıbı işçiye verilsin" demiyorlar.
İşverenler yenilikçi değil...
Bildiklerini yapıyorlar..
1994'te aynısını yaptılar.
Krizi işçiye yüklediler..
Fakat işçilerin temsilcileri niçin donmuş, betonlaşmış, kardan adam gibiler ve niçin "işçi atılmasına" göz yumuyorlar? Yoksa sendikacılar; aslında işverenlerin adamı mı?