SALI 01 ARALIK 1998
Avrupa Birliği'nin hükümeti konumundaki Avrupa Komisyonu'nun Türkiye'yi "12. aday üye" olarak yorumlayan ve Lüksemburg Zirvesi kararlarını düzelttiği varsayılan raporundan bu yana daha bir ay bile geçmedi. Komisyon Raporu, Türkiye-Avrupa ilişkilerinin yeniden rayına oturtulabileceği yolunda umutlar uyandırmıştı.
Bu arada, "Avrupa yolumuzu tıkadığı"na inanılan Almanya'nın Başbakanı Helmut Kohl'un seçimlerde yenilgiye uğraması, yerine Sosyal Demokrat-Yeşil koalisyonunun kurulması ve yeni Başbakan Gerhard Schroeder'in Türkiye'yi pek memnun eden "çifte vatandaşlık" uygulamasını ilk karar olarak alması, Avrupa'ya dönük iyimserliği daha da beslemişti.
Şimdiki hiddete bakın... Massimo D'Alema ile Gerhard Schroeder'in görüşmesinden sonra, İtalya'yı da aşıp Almanya'ya ve giderek Avrupa'ya yöneliyor. "Kürt sorunu"nun Avrupa platformunda ele alınmasına karşıyız. Abdullah Öcalan'ın bir uluslararası mahkemede yargılanması ihtimaline -bu Türkiye'nin de yargılanmasına yol açabilir diye de- öfkeliyiz.
Türkiye'yi destekler gibi görünen, Amerikalılar da, dil altından "siyasi çözüm"ü telaffuz ettiklerine göre, mevcut öfke, pek yakında, Avrupa'yı da aşıp, Atlantik'i geçerek Amerika'ya da ulaşabilir.
Türkiye'nin yönü belirsiz hırçınlığında ne istediğimiz, neyle tatmin olabileceğimiz de pek anlaşılmıyor. Örneğin, "Kürt sorunu"nun "uluslararasılaştırılması"na ve Batı platformlarında tartışılır olmasına, bunda Türkiye'yi bölme potansiyeli gördüğümüz için karşıyız. O halde, biz, tartışalım ve çözüm yollarını araştıralım. Hayır. Bu, mümkün değil. 7 yıl önce Diyarbakır'da "Kürt realitesi vardır" diye haykıran Cumhurbaşkanı kestirip atıyor: "Kürt sorunu yoktur..."
Olmayan bir sorunu tartışmanın da anlamı yok. Peki, "realitesi" olan birşeyin sorunu olamaz mı? Ya, o sefer yanıldı; veya o "realite" ortadan kalktı, başka yolu yok.
"Kürt sorunu"ndan vazgeçtik; bazı özel tv kanalları artık "sözde Güneydoğu sorunu" sözcüklerini kullanır oldular. Hoşumuza gitmeyen herşey "sözde"... Türkiye'de "Güneydoğu sorunu" dahi yoksa, tartışılacak hiçbir ciddi konu da yok demektir.
Geçelim... Başka ne istiyoruz? Apo'nun sadece Türkiye'de yargılanmasını. Türkiye'de idam cezası var. İdam cezası olan ülkelere, Avrupalılar suçlu da olsalar, suçluları iade etmiyorlar. Peki, ülkemizde adil bir yargılama uğruna güvencesiyle idam cezasının kaldırılmasını istiyor muyuz?
Hayır. Onu da istemiyoruz. Yani, Avrupa'ya "Verin Apo'yu; asacağız" demiş oluyoruz. Vermeyince, çok kızıyoruz. Bu kızgınlıkla, Avrupa'yla tüm bağlarımızı kesmeyi göze alabiliriz. Bütün bunları "Sevr'i hortlatma işareti" olarak görüyoruz. Bizi parçalamak istiyorlar...
Sevr'in tarihi 1920. Sevr'i gömen Lozan ve daha 75. yıldönümünü coşkuyla kutladığımız Cumhuriyet'in kuruluşu 1923. Avrupa'nın niyeti bir yana, bizdeki bu güvensizlik neden? Ayrıca, Batı, niçin bir "istikrarlı ve güçlü Türkiye" yerine, bir "bölünmüş ve zayıf Türkiye" istiyor? NATO üyesi ve AB'nin aday üyesi Türkiye, Batı'ya başkaldırmış, Batı çıkarlarının önünde dikilen bir ülke mi ki? Bu soruların mantıklı cevapları verilemiyor?
Dışarıdan bakıldığında pek abuk subuk göründüğümüzün farkında değil miyiz? Dışarıya gerek yok; içerden bakıldığında da öyle. Asıl sorun da burada. Partiler, seçim hesaplarıyla kaba popülizm yapmayı marifet sayıyorlar. İtalyan özel araba sahipleri, arabalarından inmeyip İtalyan mallarına boykot bayraktarlığı yapıyorlar. Bunca yıl Batıcı geçinen ve sırf bu yüzden kendi halkından rahatsızlık duyan bazı kesimler, anti-Batı çığırtkanlıkta beis görmüyorlar.
Yüzyıl başının Batıcıları İttihatçılar, koca İmparatorluğu gömmüşlerdi. Yüzyıl sonundaki "neo-İttihatçılar"ın Türkiye'ye biçtikleri gelecek de pek farklı gözükmüyor... Quo Vadis?