PAZARTESİ 23 KASIM 1998
Eskiden "Gel git, Konya altı saat.." diye bir laf vardı.. Dünya globalleşti.. (Yani alem top oldu) Artık "Gel git, Londra altı saat.."
Her ne kadar THY, bu gidişata rötarlarıyla dirense de hesap böyle.. Üç saat içinde varıyorsun Londra'ya..
Buralarda çocuk okuttuğumuzdan yolumuz sık sık Londra'ya düşer oldu.. İlle de evlat hasreti gidereceğiz.. Bu arada Pirelli'nin meşhur takviminin tanıtımı var.. Onu da izleyeceğiz..
Yanımızda Türkiye'den gazeteciler, otomotiv dünyasından misafirler ile Pirelli'nin Türk yöneticileri var.. Biz gezinin keyfini çıkarıyoruz ama gelin bir de Pirelli'nin yöneticilerine sorun..
Yüzlerine jilet atsanız kan akmayacak..
Apo meselesinden başları belada.. İtalyanlar Apo'ya misafir muamelesi yapıyorlar ya! Kabak bunların başına patlamış..
Üstelik ortalık seferberlik günleri gibi.. Vatandaşın öfkesi burnunda.. Kimsenin laf dinleyecek hali yok..
Bunlar istedikleri kadar "Türkiye'deki Pirelli başka, İtalyanlar'daki başka.. Buradaki Pirelli'nin çoğunluk hissesi Türkler'in.. Yönetimi Türk.. Bayileri Türk.. Yani İtalya'daki Pirelli'den bağımsız.." deyip dursunlar..
Sesleri şuradan şuraya ulaşmıyor.. En çok da kendilerine İtalyan muamelesi yapılması ağırlarına gidiyor.. O yüzden takvimin tanıtımı için verilen görkemli davetin tadını çıkaramadılar..
Gittik, kızımızın okulunu gördük.. Babalık görevi yapıyoruz ya! Okulla ilgili izahatlarını dinledik.. Peki aklında bir şey kaldı mı, diyecek olursanız ne yalan söyleyeyim, kalmadı..
Bir kere bunların okulları değişik, şimdiki eğitim sistemi de bir tuhaf.. Nasıl kalıyorlar, nasıl geçiyorlar hiç anlamıyorum.. Bir kredi sistemleri var.
Benim bildiğim talebe adama kredi verilmez, harçlık verilir.. Kredi; çiftçiye, esnafa, tüccara verilir.. Bunlar hafta bir, ay iki kredi alıyorlar..
Kızım nasıl ders kredisi aldığını anlattıkça, aklıma "faiz" geldiğinden elim ayağıma dolaşıyor.. Babalık bir tarafa bir de öğrenci velisi olduğumuzdan, statümüze yakışan bir iki laf etmek icap etti:
- "Aman kızım, kredileri çarçur etme.. Biriktir.. Unutma, borç yiyen kesesinden yer.." gibisinden konuşup lafımı ortaladım.. Tuhaf tuhaf yüzüme baktı..
Burada Türkiye'den çok öğrenci var.. Arkadaşım Teoman'ın kızı da burada.. Onlardan dinlediğime göre Türkiye'den gelen öğrenciler ikiye ayrılıyor..
Birinciler, gerçekten eğitim niyetiyle gelenler.. Çoğunlukla orta halli ailelerin çocukları.. Hem eğitimlerini tamamlayıp uzmanlaşacaklar.. Hem iyi lisan öğrenecekler.. Hem de görgü biriktirecekler.. Aileleri okul masrafını denkleştirmek için yırtınıyor..
İkinciler ise "Okusa da olur, okumasa da olur.." takımından.. Ailenin tuzu kuru.. Çocuk kendiliğinden hormonlu.. Bu türe girenler; yiyip içmelerinden, bir de rahat hallerinden hemen belli oluyorlar.. Havaları "Benim köyde bağım var, yaslandığım dağım var.." havası..
Bir Asım var mesela.. Babası "Git kendine iyi bir araba al.. Parasını ben buradan bankaya yatırırım.." demiş..
Oğlan da sağına soluna bakıp bir Porche arabayı gözüne kestirmiş.. Cep telefonuna sarılıp babasına "Bir Porche beğendim.." müjdesini vermiş.. Babası aslan gibi oğlunu, İngiliz'in iki katlı belediye otobüslerinde telef edecek değil ya!
- "Al ama kötü bir araba sokuşturup seni kazıklamasınlar.. En pahalısını sor, onu al.." demiş..
Oğlan da gidip en iyi modeli almış.. (Şimdi arabanın fiyatını yazsam ayrı dert... Borsacılar, memleket batıyor, diye panik olurlar..)
Çocuğun gözü açık besbelli.. Lakin arabadan önce ehliyet almayı akıl edememiş.. Londra yollarını Bağdat Caddesi gibi bellediğinden trafiğe çıktığı gün arabayı bir yere toslayıp güzelleştirmiş..
Bizim çocukların anlattığına göre; arabası "üzerine basılmış cola kutusuna.." döndüğünden, bu sıralar morali çok bozukmuş.. Bu durum haliyle çocuğun ilmini etkiliyormuş..
Bu Londra'ya ne zaman gelsem, genç kızların haline şaşarım.. Hava buz kesmişken bile altlarında mini etek, çorapsız dolaşıyorlar.. Bu soğukta adeta sayfiye kıyafetiyle geziyorlar.. Üzerlerine giydiklerini toplayıp yumak yapsanız bir fötr şapkayı ancak doldurur..
Bizim kızlar ise tam tersidir..
Onları "Kızdır nazdır, bin altın azdır.." siyaseti ile büyüttüğümüzden Cağaloğlu Hamamı'nın göbek taşına yatırsanız "bu sıcak yeter.." demezler.. Natır karılardan bir de battaniye isterler..
Ne yapalım? Böyle kız yetiştirmek bize atalardan, taaa Osmanlı'dan miras.. Kız çocuğu dediğin kesinlikle doğaya dayanıklı olmayacak.. Ne kadar nazenin olur, çıt dediğinde kırılırsa o kadar iyi..
Sokakta yürüyen meşrutiyet delikanlısı, pencere kafesinin ardından;
- "Aman dadıcığım yetiş.. Elime marulun dikeni battı.." diye numaradan sızlanan genç kızın sesini duydu mu tamam..
"Bu ne nazenin biri acep?" demesiyle o saat aşık olup yemeden içmeden kesilmeli ki.. Devası evlenmek olmalı..
Eski devir kızları bu sayede hiç kısmet sıkıntısı çekmemişler.. "Nazenin kız.." tevatürü erkeklerin aklını başından aldığından, evde kalanı pek olmamış.. Zaten erkek milletine kız mız gösterilmesi adetten değil..
- "Kızımız bodur ama çok nazlıdır.." şeklindeki bir referans bile yetiyormuş"
İngiliz milletinin adeti ise tam tersi.. Bunlar da kızlarını kış ortasında yarı çıplak sokağa salıp "Bakalım kaç saat yaşayacak?" diye test yapıyorlar sanki..
Şahsen benim kafam karıştı.. Hangi usül daha iyi anlayamadım.. Bu konunun üzerinde biraz çalışacağım..