PAZARTESİ 23 KASIM 1998
Karabasan. Türkiye-Avrupa ilişkileri tam da rayına oturmak üzereyken, PKK'ya endekslenmek üzere. Avrupa kamuoyunda PKK-Kürt ayrımı yapabilenlerin sayısı az. Sokaktaki adamın algısında Apo, yeryüzündeki tüm Kürtler'i temsil etmekte.
İtalyan Başbakanı Avrupa Birliği'nde destek arıyor. İlk yanıt Yunanistan'dan, "AB devreye girsin" çağrısını yaptılar bile. APO'ya kucak açamamanın hıncını alırcasına galeyan halinde Yunanlılar. İlk işleri Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu'nda ele alınan "Türkiye ile ilişkilerin geleceği" raporunu budayıp tanınmayacak hale sokmak oldu.
D'Alema'nın ısrarlı çağrıları Avrupa Parlamentosu'nda da yankı buldu. İngiliz sosyalistlerinin önemli ismi Pauline Green ile Belçika eski başbakanlarından Martens, Avrupa Parlamentosu kürsüsüne çıkıp "İtalya bir hukuk devletidir, tehdit edilmesi doğru değil" dediler. Aynı yönde bir açıklama da AB Dönem Başkanlığı'nı yürüten Avusturya'nın dışişleri bakanından geldi. Gerçi bu açıklamada, PKK'nınkiler dahil her türlü terörist faaliyetin kınanmasına özen gösterildi.
Üye ülkelerin ağız birliği edecekleri ortak bir deklarasyon ihtimali güçlü olmasa bile, yükselen bölük pörçük seslerin dahi Türkiye'yi nereye çekmek istediği belli: Siyasi çözüm... Bundan ne anladıkları da herkesin keyfine göre değişiyor.
Avrupa Türkiye ile ilişkilerini PKK'ya endeksliyor da, Türk hükümetleri bugüne dek farklı mı davrandı? Güneydoğu'ya bakış "terör varken olmaz" söylemiyle belirlenmedi mi? PKK'ya endekslenme, asıl bizim kendi içimizde geçerli.
Şimdi, Apo ve İtalya'nın sunduğu tablo, bütün sevimsizliğine rağmen Güneydoğu'da akan kanın durması için bir fırsat.
Gündemimizde idam cezasının kalkması var. Sürsün diyenlerin bahanesi hazır, şehit anaları karşıymış buna. Anneleri istismar edeceklerine, siyasilere düşen görev bundan sonra çocuklarımızın ölmeyeceği bir düzen armağan etmek değil midir onlara? Kökenleri ne olursa olsun bu memleketin kadınları, erkek çocuk doğurduklarında "ya o da..." diye sessizce içlerinden geçirip sevinemez hale gelmişlerdi, hiç bunu düşünen var mı acaba?
Güneydoğu'da insanlara Türkçe öğreten vardı da mı istemediler? Bugün orada kadınların okuma yazma oranı ancak yüzde 50 ise bu kimin suçu? Kızmayalım insancıklara, grameri ve cümle yapısı zamana ve mekana göre değişen ikiyüz kelimelik aşiret dillerinin peşine düştüklerinde.
Mustafa Kemal büyük devrimlerini yaptığında "Türkiye hazır mı?" diye hiç düşünmemişti.