CUMARTESİ 21 KASIM 1998
ABD- Amerikan armadası Körfez'de hareketsiz bekliyor. Birleşmiş Milletler'in Irak'ı silahsızlandırmakla görevli uzmanlar heyeti de Bağdat'a döndü. Ama kimse bu krizin sona erdiğine inanmıyor.
Amerikan yönetiminin açıklamalarına bakılırsa; bir sene içinde ikinci kez patlak veren Irak krizi bitmediği gibi aksine, tırmanacağa benziyor. ABD Başkanı Bill Clinton, Irak'taki "rejimin" hem Irak halkının refahına, hem de bölgenin barışına bir tehdit oluşturduğunu ilk kez bu kadar açıkça ve yüksek sesle söyledi. Irak halkına ve bölge barışına saygı gösteren yeni ve demokratik bir hükümeti de çözüm olarak sundu.
Amerikan Dışişleri Bakanı ise, Clinton'ın açıklamasındaki nisbeten diplomatik örtüyü tamamen kaldırıp attı. "Saddam sonrası bir rejime" hazırlandıklarını vurgulamakla kalmadı, mevcut "rejime" muhalif gruplarla daha da yakın bir işbirliği içinde olacaklarını da belirtti.
Kongre'nin, Iraklı muhaliflere doksanyedi milyon dolar yardım yapılmasını öngören yeni yasası da 31 Ekim'de Clinton tarafından imzalanarak yürürlüğe girdi zaten.
Üstelik Amerika'da sadece Demokrat yönetim değil, Kongre'deki Cumhuriyetçi çoğunluk da Saddam'a radikal bir şekilde muhalif. Onlar, Saddam'ın ortadan kaldırılmasını istiyorlar. Şubat ayındaki son krizde ortaya attıkları bu tezi, bu kez de Richard Lugar adlı senatörün ağzından bir kez daha yinelediler.
Ne var ki, 1970'lerde çıkarılan bir kanun, "ABD başkanlarının yabancı devlet adamlarına yönelik suikast emri vermesini" yasaklıyor. Clinton, Amerikan Ordusu'nun hatırı sayılır bir kısmını anında Körfez'e yolluyor. Irak'ı taş üstünde bırakmayacak şekilde bombalatabiliyor, ama Avrupalı kimi müttefiklerinden çekinmenin yanı sıra, bu yasa nedeniyle de Saddam'a yönelik doğrudan bir emir veremiyor.
Ancak, buna rağmen burada farklılaşan "söyleme" bakılırsa, "Irak rejimi" ve onun simgesi olan Saddam için eskisinden daha farklı bir "iyilik" düşünülmekte.
Amerika, Körfez Savaşı'ndan bu yana onca yıl geçmesine rağmen yerli yerinde ve hatta daha da güçlenmiş olarak duran "Saddam Rejimi" ile "Irak halkını" kalın çizgilerle birbirinden ayırdığını her defasında ilan edip duruyor.
Çünkü bugüne kadar gıda ambargosu kararları halkın çilesini biraz daha artırmaktan başka bir işe yaramadı. Saddam ise halkın bu öfkesini Batı'ya karşı yönlendirerek kendi pozisyonunu güçlendirmekte kullandı.
Kendini Saddam yönetimi ile özdeş tutan talihsiz Irak halkı ise kendi yönetimini kınayacağına, dış dünyaya iyice düşman oldu.
Halbuki Irak'da Saddam Rejimi bir yanda, sırtında tepindiği halk diğer yanda.
Amerika'da resmi ağızların bastıra bastıra "Saddam Rejimi"ni işaret etmeleri bu yüzden.
Soğukkanlılıkla baktığınızda da, Saddam'ın istedikleri ile zengin ve özgür yaşamak dışında bir sorunu olmayan Irak halkının talepleri asla kesişmiyor, hatta düpedüz çatışıyor.
61 yaşındaki Saddam'ın hedefi Arap dünyasının lideri olmak. O yüzden de, halkın refahı için harcanması gereken parayı, silahlanma için kullanıyor. Son yedi yıl içinde yapılan silahsızlandırma çalışmaları sonucu Irak'ta 38.500 kimyasal ve biyolojik silah deposu yokedilmiş. Onca para boşa gitmiş. Petrol gibi bir büyük zenginlik kaynağına rağmen silahlanmaya büyük para harcandığından halk sefaletten kırılıyor.
Megolamanyak bir diktatörün kaprisleri, Irak'ın petrol gelirlerinin 120 milyar dolar azalmasına neden olmakla kalmadı, ülkeyi de yeryüzünün en büyük gıda ambargolarından birine hedef yaptı.
Irak'ın 1993 yılında kimyasal silahların yokedilmesine yönelik uluslararası anlaşmayı imzalamayan nadir ülkelerden biri olduğu da hatırlanırsa, Bağdat rejiminin neyin peşinde olduğu daha iyi görülür. Saddam eline güç geçince ne yapacağı belli olmayan biri. Boş yere bir milyon insanın öldüğü İran Savaşı ya da bütün dünyaya meydan okuma pahasına işgal edilen Kuveyt bunlara en iyi örnekler.
Bu yılın başındaki ilk kriz sırasında ABD Savunma Bakanı, kimyasal silahların gücünü, bir talk show programında sunucudan bir paket toz şeker isteyerek anlatmaya çalışmıştı. Bir paket toz şeker kadar "antraks virüsü" Washington boyutundaki bir kentin yarısını yokediyordu.
"Silahları olmayan bir Saddam"ın ise bir kıymeti harbiyesi olmadığını Saddam'ın kendisi de biliyor. Bu nedenle, Batı'nın kararlılığını sınamak için ikide bir hır çıkarıyor. Sonra aynı İran savaşında olduğu gibi başlangıç noktasına geri dönüyor. Son krizde de bunu yaptı.
Bölgenin ve dünyanın başına bela olan, özellikle de Irak halkına kan kusturan "Bağdat Rejimi"nin oluşumunun ilginç bir serüveni var.
Çok değişik uygarlıkların gelip geçtiği, Hazreti Muhammed'in ölümünden sonra Şiiler'in sığınağı olan Irak, Osmanlı yönetiminde dörtyüz yıl yaşayıp, Birinci Dünya Savaşı sonrası tamamen İngiliz denetimine geçmiş. İlk şoku böyle yaşamışlar. 12 asırlık Müslüman kültür, İngiliz denetimli yeni bir çehreye bürünmüş. Önce monarşik bir krallık kurulmuş. 1921 yılında İngiliz modeli bir anayasa oluşturulmuş.
Kuzeyde Sünni Kürtler'in, güneyde İran'dan gelen Araplaştırılmış toplulukla birlikte Şii ve Arap nüfusun yaşadığı ülkenin yönetimi pek kolay olmamış.
Buna rağmen yönetim hep azınlıktaki Arap ve Sünni burjuvazi ile aynı kökenli orta sınıfın denetiminde kalmış.
12'si Bağdatlı Arap ve Sünni, 2'si ise Şii olan 14 subay 1958 yılında Cumhuriyet ilan etmiş. Bu grubun içinden Abdulkerim Kasım orduya yaslanarak cumhuriyeti tek partili askeri bir diktatörlüğe dönüştürmüş.
1979 yılında Saddam bu yapıyı kendine göre yeniden düzenlemiş. Tüm muhalifleri yok etmiş. Bütün kilit noktalara ailesinden insanları atamış. Partiyi, Komuta Konseyi'ni, partinin özel gücü olan milisi ve istihbaratı rahatlıkla ele geçirmiş. Nisbeten mesafeli durabilen Ordu'ya karşı da "Halk Ordusu" adı altında yüz bin kişilik yeni bir güç oluşturmuş. Bunların onbini sadece Saddam ve ailesini korumakla yükümlü.
Cumhuriyetçi ve laik kimliği ile, demokrasiye düşman bu rejim, 1973 yılında petrol gelirleriyle önemli bir yatırım hamlesine girişmiş. Toprak reformu yapılmış. Ama zamanla bu atılımlar da durmuş.
Ulus-devlet yapısı içinde, cumhuriyetçi ve laik görünen ama petrole rağmen halkına sefalet ve korku yaşatan Saddam Rejimi, artık çağ ile tamamen zıtlaşıyor. Çok geride kalmış bir anlayışla suları tersine akıtmaya çabalıyor.
Arap ve Müslüman ülkelerle, İran, Pakistan ve Afganistan gibi Arap olmayan Müslüman ülkeler arasında kilit rol oynaması, İran'ın bölgede bir başka tehdit olarak durması, Saddam'ın Körfez Savaşı sırasında devrilmesini önlemişe benziyor.
Ama anlaşılan şimdi durum değişmiş. Yeni planı en iyi eski savunma müsteşar yardımcılarından birinin The Wall Street Journal'daki yazısı özetliyor.
"Bu amaçla Washington'un üç adım atması gerekiyor; öncelikle, Kürt, Şii ve Sünniler'i kapsayan geniş tabanlı bir muhalefet oluşturması; ikinci olarak ekonomik, siyasi ve eğitim, istihbarat ve ekipman yardımını da kapsayan askeri destek sağlaması; üçüncü olarak da bu stratejide Türkiye'nin Suudi Arabistan'ın desteğini alması gerekiyor. Ankara ve Riyad, ABD'nin Saddam'dan kurtulma konusundaki ciddiyetine ve başarıyla sonuçlanacak bir planın varlığına inanırlarsa büyük bir ihtimalle böyle bir çabaya destek verebilirler. Ancak, ortalığı karıştıran ama Saddam'ı yerinde tutan sembolik eylemleri de desteklemek istemezler."
Bu hafta ABD hep Irak konuştu. İngiliz emperyalizminin ittirmesiyle kurulan bir ülkenin, çağa uyum gösteremeyen, kan dökücü acımasız bir diktatörü, bu kez gene dış bir güç tarafından sökülüp atılacak galiba.
Ne yazık ki, kendi dinamiklerinizle değişime uyamayınca, kaderi hep başkaları belirliyor. Çünkü ortada kan kusan ama kaderine sahip çıkamayan koca bir halk ile kendi kanlı megolamanisini yeryüzüne ödetmeye kalkan biri var. Yeryüzü galiba artık, "varsın olsun" demiyor.