ÇARŞAMBA 18 KASIM 1998
Uzun uzun düşündüm.. Bir yanda İdil Biret vardı.. Çoktandır dinlemediğim ve çok özlediğim.. Dünya çapında bir sanatçı.. Adını dünya bilir..
Öte yanda Muzaffer Özdemir.. Bir başka dünya çapında sanatçı.. Adını kimse bilmez.. Çünkü piyano değil, saz çalar.. Onu da çoktandır dinlememiştim.. Onu da çok özlemiştim.. Feci bir kaza geçirmiş, ölümlerden dönmüştü, bilmem kaç kırık kemikle.. Kaza onun sihirli parmaklarını etkilemiş miydi acaba?..
İnanın evden çıkarken hala kararsızdım..
Cemal Reşit Rey'e, Muzaffer'e mi, yoksa, Atatürk Kültür Merkezi'ne, İdil'e mi?..
Tercihimi yaptıran, Muzaffer'in içinde yer aldığı gösteri oldu..
Bektaşi Nefes ve Semah Gösterisi..
İşte bunu hayatımda hiç görmemiştim. Oysa Bektaşileri, babamın çocukken anlattığı minik öyküler ve fıkralardan beri merak ederdim.. Bir yanda dünyanın en neşeli, en kalender insanları.. Bir yanda dünyayı fetheden yeniçerilerin tarikatı..
Bu fırsatı kaçırmamam gerektiğine karar verdim ve arabaya binerken Ercan'a "Cemal Reşit Rey" dedim..
İyi ki demişim..
Son yıllarda beni bu kadar etkileyen bir gösteri izlediğimi sanmıyorum..
CRR'in Mistik Müzik Festivali kapsamında programa aldığı Bektaşi Nefes ve Semah Gösterisi, bir gösteri değil, bir dini ayin.. Ama nasıl dini ayin?..
Bir coşku, bir heyecan, bir inanılmaz güzellikle Tanrı'ya yükseliş..
Nesimi'nin, Pir Sultan Abdal'ın, Dede Efendi'nin ve daha nice Anadolu ozanı ve dedesinin sözleri ve besteleri ile bir ibadet!..
Taşkın Savaş diye bir ustanın yönettiği gençler var sahnede..
Nasıl sinekkaydı tıraşları, tertemiz kesilmiş ve taranmış saçları ile, pırıl pırıl gençler, çalıyor, söylüyor ve dans ediyorlar..
Televizyonda gördüğünüz o dehşet verici tarikat sahneleri ile uzaktan yakından ilgisi yok..
Yavaştan başlıyorlar.. Sessiz sakin dinlemeye başlıyorsunuz siz de.. Giderek kutsal, büyülü bir coşkuya dönüyor gördükleriniz, duyduklarınız.. Ve de semah başladığında kendinizi sahneye, onların arasına atmamak için zor tutuyorsunuz..
Nasıl bütünleştim onlarla, anlatmak mümkün değil.. "Demek bende de Bektaşi ruhu var" dedim kendi kendime..
Ve Muzaffer..
Ve Muzaffer..
İnanın dünya dünya olalı, saz bu kadar muhteşem bir virtuözite ile çalınmamıştır..
Çalıyor mu?.. Sevişiyor mu?.. Tapınıyor mu?.. Çevresi ritim aletleri, perkusyon ile çevrili.. Sazı onlarla bütünleştirmiş.. Hepsini kendi çalıyor..
Hayır hayır.. Gayretim boşuna.. Muzaffer'in çaldığı saz anlatılmaz.. Görmek gerek.. Dinlemekten söz etmiyorum.. Görmek gerek..
Bu Muzaffer'i, bu nefes ve semah gösterisini New York'ta düşündüm.. Yer yerinden oynar, bir yığın Amerikalı o an Bektaşi olurdu.
Yekta Okur, herhalde Muzaffer'i görmemiş, duymamış. Yoksa Cumhuriyet'in Lirik Tarihi'nde mutlak ona da yer verir, şovunun görkemine görkem katardı.
Kültür Bakanı İstemihan Talay'a sesleniyorum.
Muzaffer'i bir kez izleyin çalarken.. Bir kez..
Benim söylememe gerek yok. Onu nasıl sahiplenmek, onu nasıl dünya kültürüne kazandırmak gerektiğine bizzat karar vereceksiniz nasılsa!..
"Öncelikle ve tüm samimi duygularımla, hem mesleki konumunuza, hem de kişiliğinize olan takdirlerimi ve saygılarımı sunmak isterim" diye başlayan bir not alıyorsunuz..
Ya da "Yazılarınızı her gün kaçırmadan okuyorum. Konulara nasıl vakıfsınız, nasıl doğru yorumluyorsunuz, kutlarım" diye lafa giren..
Şimdi bunlar bir okuyucunun, bir yazara "Özel" deyişleri olmalı değil mi?..
Değil..
Mektup daktilo ile yazılmış bir faks..
Tepesinde durum şu..
"Sayın .............."
Nokta noktaların üzerine el yazısı ile adınız yazılmış: "Hıncal Uluç.."
Ya da artık o faksı daha kimlere çekmişse onların adları..
İnsanları kandırmak için dahi biraz zahmete katlanmaya gerek görmüyoruz, ona kızmıyorum da, beni ve diğer köşe yazarı meslektaşlarımı nasıl bu kadar aptal sanıyorlar, işte ona öfkeleniyorum.
Bir defa şunu öğreniyoruz.. Amerikan polisinde yetenekleri ile seçilmiş, özel eğitim görmüş uzmanlar var.. Bu uzmanların işi ne?..
Birisi, birilerini rehin almış, tehdit ve şantajlarını mı sıralamaya başlıyor..
Birisi köprüye çıkmış, kendini aşağıya atacağını mı söylüyor?.
Bu uzman devreye giriyor. Onunla konuşmaya başlıyor.. Öfkelendirmeden, çılgınca bir hareket yapmasını teşvik ve tahrik etmeden.. Huyuna suyuna giderek.. Konuşma uzuyor, uzuyor.. Bu arada polis istediği zamanı kazanıyor. Uzayan zaman, adamın dikkatini de zayıflatıp açık vermesine sebep olunca, kimsenin kılına zarar gelmeden sorun çözülüyor..
Filmi izlerken, haftada bir köprülere çıkanlar geldi aklıma.. Adam aşağı atlayacak. Önüne gelen konuşuyor.. "Atla ulan sıkıysa" diyenler bile var..
İstanbul Emniyeti, bu kadar sık karşılaştığı sorun için niye uzman polis bulundurmaz acaba?.. "Masraflı olur, oysa insan canı bizde ucuz" diye mi?.
Negotiator deniyor onlara.. Arabulucu diye çevrilmiş filmin adı olan bu sözcük.. Tam değil.. Konuşmacı.. O da pek değil.. Galiba müzakereci en doğrusu.. Böylece bazı Osmanlıca lafların Türkçe'de tam karşılığının olmadığını mı söylüyorum ne?.. Şiar Usta'nın kulaklarını çınlatarak.. O zaman "Görüşmeci" desek..
Şimdi film aslında teatral bir yapıya sahip. İki mekanda, iki perde..
Birinci perdede işte bu arabuluculuk mesleğini ve bu mesleği en iyi yapan bir polisi, bir örnek vakada izleyerek tanıyoruz. Samuel L. Jackson harika bir müzakereci.. Çocuğunun başına tüfeği dayamış çılgını nasıl uyutuyor, görüyorsunuz.
İkinci perdede bu defa, rehin alan kendisi.. Başına bir çorap örülmüş.. Kendisini kurtarmanın tek yolu, en iyi bildiği iş.. Konuşacak ve sesini duyuracak.
Onunla konuşacak polis uzmanını da kendisi seçiyor..
Kevin Spacey..
Bir ipte iki cambaz, oynamaya başlıyor..
Kim bu iki cambaz.. Biri zenci, biri beyaz iki usta oyuncu.. İki Oscar'lık adam..
Merakla izlenen bir düello bu.. Ama açık söylemek gerekirse, nefes kesmiyor..
İki sebeple..
Bir, uzuyor ve sarkıyor film.. Tempo hele sona doğru iyice düşüyor. Ne olacağını da tahmin ettiğiniz için, artık sabırsızlanıyorsunuz, bitsin diye..
İki, düellonun silahı, sözler.. Böyle olunca diyalogların çok çarpıcı yazılması gerek. Değil..
Harika değil, ama güzel bir polisiye.. Harika olanlar, Jackson, Spacey ve polis şefi Beck'i oynayan David Morse..
Rahatça gidebilirsiniz.
Sevgili Zülfü ikinci kez Apo'nun Avrupa'ya kaçmasından mutlu olmadığını çok kötümser bir ifade ile yazıyor. Konu Avrupa platformuna intikal edermiş, ondan..
Madde 1.. Konunun Avrupa gündemine en can alıcı şekilde girmesinden korkumuz mu var?.. Kundaktaki bebeler dahil, 30 bin insanın ölümüne sebep olmuş ve terörist ilan edilmiş bir katile karşı, Türkiye gerçekleri Avrupa'ya anlatamayacak mı?.
Madde 2.. Konu bizim belli aydınlarımız(!) tarafından zaten Avrupa gündeminde.. Avrupa yıllardır onları tek taraflı dinliyordu.. Şimdi, konu böylesine canlı gündeme gelince, Avrupa'ya Türkiye'yi de dinletme fırsatı doğdu. Türk dışişleri ve savunma bakanları iki gündür dünya gündeminin göbeğinde, Avrupalı'ya belki de hiç duymadıkları şeyleri anlatıyorlar.
Sevgili Zülfü,
Konunun Avrupa gündemine mal olması, aslında Türkiye'nin şansıdır. Ama içerde güçlü, tek yumruk olmuş Türkiye'nin.. 1.5 ay sonra istifa etmesi karara bağlanmış bir hükümeti hemen, derhal yıkmak uğruna ülkenin en büyük menfaatlerini dahi ayaklar altına alan bir muhalefetle bu şans nasıl kullanılır ben asıl onu merak ediyorum?
Son zamanlarda seni çok sık Deniz Baykal'ın yanında gördüm..
Bu endişelerini asıl Refahyol'un dümen suyuna giren Sevgili Başkan'a bir anlatsan, diyorum!..
Belki seni dinler!..
Dalalet ile delaleti karıştırmış duruma düşmek kanıma dokundu..
Hayır, mesele Türkçe'yi iyi bilip bilmemek meselesi değil..
Tam 5 yaşından beri Atatürk'ün Gençliğe Hitabı'nı ezbere bilen biri olarak bunu yapmam ben.
Hıncal Uluç, köşesinde, dalalet (sapkınlık) yerine delalet (göstermek) demişse bu neye delalettir bilir misiniz?.
Birinin bu bilgisayara girip benim yanlışımı(!) düzelttiğine..
İşte bu gönüllü düzeltmen adına özür diliyorum sevgili okuyucular..
Apo'nun ağzı ile, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne "Nah alırlar" diye kol işareti yapan meslektaşlarım "Gaflet, dalalet ve belki de hıyanet içindeler!."
Dün ben bunu yazmak istemiştim.
SİCİLleri pis YA, ülkenin SİCİLYA'ya dönmesi umurlarında mı?
"Yarının ne getirebileceğini düşünmekten vazgeç. Kaderin yaşamana izin verdiği hergünü kar say."
Horace (M.Ö. 65-M.S. 8)
Karısı öfke ile bağırdı:
"Cafer bu şoförü kovmanı istiyorum.. Bir hafta içinde beni üçüncü defa öldürüyordu?.."
"Çocuğa bir şans daha tanı" dedi, Cafer!..