ÇARŞAMBA 18 KASIM 1998
"Dün dündür, bugün bugündür" anlayışı, aynı zamanda "siyasetin güncel durumlara göre değişen çeşitli ayak oyunlarıyla, demagojilerden ibaret olduğu" inancına dayanır.
Ancak...
Ancak hayatta her tavrın bir bedeli vardır. O nedenle "siyaseti güncel durumlara göre değişen çeşitli bir ayak oyunlarıyla, demagojilerden ibaret sanmanın"da bir bedeli vardır.
Örneğin beklenmedik bir sırada İtalya'da yakalanan Apo olayını ele alalım.
Türkiye birden yıldırım hızıyla TCK'dan "idam cezası"nı çıkartmaya kalktı.
Bakın bu konuda Mümtaz Soysal ne yazıyor:
"Avrupalı sayılmaya can atan Türkiye, Avrupa Konseyi'nde ölüm cezasını sürdüren tek ülke olarak kaldığını pekala biliyordu."
Soysal, "özellikle suçluların iadesinde güçlük çıkaran bu madde"nin neden vaktiyle kaldırılmadığını sorguladıktan sonra şöyle diyor:
"Ne yazık ki, idam cezası acele kaldırılsa bile, ayrı bir kategori olan genel işkence konusunda da Türkiye'nin parlak sicil sahibi olmayışı iadeyi engellemek isteyenlerin eline koz vermekte. Taraf olunan Avrupa ve Birleşmiş Milletler sözleşmeleri, kişinin 'öbür devlette işkence tehlikesiyle karşılaşabileceğine inanmak için ciddi sebeplerin bulunması' durumunda iade mekanizmasının işletilmesine imkan vermiyor"
İşte görülüyor ki, "Dün dündür, bugün bugündür" anlayışının biriktirdiği faturalarla burun buruna geliyoruz yine..
Apo'nun Türkiye'ye iade edilip edilmemesine karar verecek olan mahkemede savunma avuktaları, Türkiye'nin "hukuk planındaki" portresini kimbilir nasıl zehirli bir kalemle çizmeye kalkacaklar?
Bizim ömrümüz ülke yönetimlerinde "hukuk bilinci"yle "tarih bilinci"nin en vazgeçilmez radarlar olduğunu vurgulayıp durmakla geçti...
"Dün dündür, bugün bugündür" anlayışı ise her zaman ağır bastı Türkiye'de.
Bir yandan ilkelerini Amerika'nın hazırlamış olduğu "Sevr antlaşması"nı yırtmış olmakla övünüldü; bir yanda "donumuza kadar her şeyimizi Amerika verdiği için" Amerikan politikalarına karşı çıkılamayacağı ilan edildi.
APO'nun iade edilip edilmeyeceği konusuyla ilgili çeşitli yazılarla, TV konuşmalarını izlerken; Güneydoğu yahut Kürt sorununun, ta baştan beri tutarlı bir hukuk platformuna bir türlü oturtulmamış olmasının nelere mal olmaya başladığını düşünüyorum.
Güneydoğuda şiddet eylemlerine girişmiş olanların, hukuk açısından "suçlu vatandaş"mı, yoksa üstü örtülü bir iç savaşta "düşman taraf"mı olduğu konusunun berraklaştırılmasını, kimbilir kaç yıldan beri vurgulayıp durduk...
"Ha suçlu vatandaş, ha düşman; aynı şey değil mi?" yanıtlarını aldık..
Şimdi hukuk platformunda bu tür kavram berraklığının ne kadar önemli olduğu geliverdi gündeme. Artık İtalyan mahkemesinde Apo'nun şiddet eylemlerinin "suçlu vatandaşı"mı, yoksa üstü örtülü bir iç savaşta "düşman taraf"mı olduğuna karar verilecek..
Geçen akşam da Gazi Üniversitesi doçentlerinden Dr. Ümit Özal, neden Apo'nun onca yıl Suriye'de oturup durmasına göz yumulduğu üstünde duruyordu.
Dileriz Türkiye için en iyisi neyse o olsun.
Her türlü tutarlılığa ve hukuk ilkelerine boşverilerek, "dün dündür, bugün bugündür" diye yönetilen bir ülkede söylenebilecek başka bir laf yok çünkü...