PAZAR 08 KASIM 1998
29 Ekim törenlerine katılmak üzere Türkiye'ye gelen Macaristan Cumhurbaşkanı Arpad Göncz'ün biyografisi, bir röportajcı için yeterince heyecan vericiydi. O bir oyun ve roman yazarıydı, dünya edebiyatından pek çok eseri Macarca'ya kazandıran yetkin bir çevirmendi. İdamla yargılanıp altı yıl hapiste yatmayı göze alacak kadar hızlı bir idealistti. Yazarlar Birliği'nin başkanıydı. Pek çok edebiyat ve çeviri ödülü almıştı. Onunla düşünce suçu üzerine konuşmak, eserleriyle ülkesinin toplumsal bilinçaltına neleri ekip yeşerttiğini anlamak hoş olabilirdi.
Onun hapisaneden cumhurbaşkanlığına uzanan ilginç hayat öyküsünü, Türkiye için daha da sevimli hale getiren özelliği, kendisine "Arpi Amca" diye hitap edilmesiydi. "Baba" Demirel'in en yakın arkadaşlarından biri olması rastlantı değildi.
Söyleşiye, tatmin edici bir sonuç alınmasına izin verecek süre ayrılabilseydi, "Uncle Arpi"nin mizaha yatkın üslubundan daha fazla yararlanılabilirdi. Yine de size sevimli bir insanla konuştuğumu hissettirecek ipuçları bulacaksınız.
Avrupa'nın, Osmanlı'dan kalan tarihi eserlere en fazla sahip çıkan ülkesi, Kanuni Sultan Süleyman'ın heykelini dikecek kadar komplekssiz ve asil milleti,
1999 Nisan'ından itibaren Türkiye'nin Nato'daki yeni müttefiği olacak. Macaristan, büyük ihtimalle AT'ye Türkiye'den önce girecek. Önemli bir özelleştirme deneyimine sahip olan ülkede halen 15-20 milyon dolarlık Türk sermayesinin katılımı ile yaklaşık 300 şirket çalışıyor. Macaristan, Türk girişimcileri, ülkesine yatırım yapmaya çağırıyor. İstiyor ki iki ülke arasındaki mal trafiği 500 milyon dolara çıksın ve Türkiye Macaristan'ın önemli ilk 20 partneri arasına girsin.
- Ekselansları, size "amca" diye hitap edildiğini öğrenmek beni şaşırttı. Bizim cumhurbaşkanımızın lakabının da "baba" olduğunu biliyor musunuz?
- Evet, Sayın Demirel, benden iki yaş küçük. Ben sizin cumhuriyetinizden bir yaş daha büyüğüm. Bunu ona da söyledim, siz cumhuriyetten bir yıl daha küçüksünüz, cumhuriyetle aranızda ben varım dedim. Bütün bu yılları hem Demirel, hem ben, hem de halklarımız farklı şekilde yaşadılar. Demirel, çok özel ve gerçek bir siyasetçi. Bu 75 yıl her ikimize çok önemli ve faydalı tecrübeler kazandırdı. Dünyaya bakışımızın çok benzer olduğunu düşünüyor ve hissediyorum. Türk-Macar ilişkilerinin daha yakınlaştığı zamandan beri Macar halkı, kendisini tanıma fırsatı buldu ve onu çok sevdi. Bakınız, Avrupa'dan 29 Ekim kutlamaları için gelen tek "cumhurbaşkanı" hemen hemen bendim. Bu bir tesadüf değil. Belki siz de fark ettiniz, genellikle gelen diğer cumhurbaşkanları Orta Asya'dandı. Benim "Cumhuriyet Bayramı"nıza katılmam, normal diplomatik ilişkilerin ötesinde bir durumdur. Bunun sembolik bir değeri vardır. Çünkü bunun arka planında Macarlar'ın Türkler'e olan sevgisi var. Bunun öneminin halkınız ve özellikle siyasetçileriniz tarafından anlaşılmasını istiyorum.
- "Baba" ve "amca" lakapları Türk ve Macar karakterine ilişkin nasıl bir ipucu veriyor?
- Mantık açısından anlamları aynıdır. İki halkın cumhurbaşkanlarını kendilerine ne kadar yakın gördüklerinin bir işaretidir. Bu, aynı zamanda iki halkın duygusal dünyalarının da ne kadar benzeştiğini gösteriyor. Ama bana "dede" denseydi, daha doğru ve mantıklı olurdu. (Kahkahalar)
- Yani Demirel'e de dede mi diyelim?
- Ne de olsa artık ikimiz de delikanlı sayılmayız!
- Sayın Cumhurbaşkanı; özgeçmişinizin kağıt üstündeki hali, bana şu anda gerçek bir entelektüelle karşı karşıya olduğumu söylüyor...
- İnşallah konuşma bitiminde yanılmış olduğunuzu düşünmeyeceksiniz!
- Acaba yazı adamı kimliğiniz mi politik kişiliğinizi daha çok etkiledi, yoksa tersi mi oldu?
- 1945'de İkinci Dünya Savaşı arkasından Macaristan'daki rejim değiştiği zaman, Hukuk Fakültesi'ni yeni bitirmiştim. Bu nedenle genç hukukçu olarak yepyeni bir hukuk sistemi ile karşı karşıya kaldım. Ve bunun sonucunda hukukçu olarak çalışmaktan vazgeçtim. Savaşın sonlarına doğru beni ayağımdan vurdular. Savaşın insanlara neler getirdiğini gördüm. Bunun acısını kendi vuruluşumla daha iyi anladım. Bu da beni antifaşistler cephesinde yer almaya itti. Siyasete böylece ilk adımımı atmış oldum. Aman Allah aşkına siz benim o günlerde çok önemli bir kişi olduğumu zannetmeyin! Ben o sıralarda ancak 22-23 yaşlarında bir delikanlı idim. Komünistler ikinci dünya savaşından birkaç yıl sonra tam iktidarı aldılar.
- Siz komünist değil miydiniz?
- Komünist olsam işsiz kalmazdım herhalde! Geçici bir zaman için tarımda çalıştım. Ben her zaman yazar olmak istedim. Ama zaman bana şans vermedi. Bir komünist rejim altında yaşayan bir yazar ancak rejimin kafes içinde yemek karşılığı şakıyan bir bülbülü gibidir. Ben bülbül olamadım ve hükümetin istediği gibi şakıyamadım. 1956'dan sonra beni tutukladılar.
- Ve hapisanede yeni bir meslek edindiniz: Çevirmenlik.
- Evet. Bu hapis dönemi de boşa geçirmedim. İngilizce'yi içerde öğrendim ve İngilizce'den Macarca'ya birçok edebi eseri çevirmeye başladım. Bu yüzden ingilizcem çok özeldir! Şivem belki Oksfordlu değil ama hapis şivesidir. Çünkü İngilizce'yi duyarak-konuşarak değil, okuyarak- yazarak öğrendim. 6 yıl içerde yattım. Bu yıllar beni olgunlaştırdı. Çok zordu ama bana dünyaya başka türlü bakmayı öğretti. Hapisten çıkınca tercüme işlerine ağırlık verdim. Bir arkadaşım, "Edebi çevirmenler eksikleri olan insanlardır. Kendileri hayatı bilmedikleri için öbür yazarların tecrübelerinden kullanırlar. Onların yaşadıklarını kağıda geçirirler" dedi. Ama anlaşıldığı kadarıyla yazmak için gerekli tecrübeye ben zaten sahiptim.
- Sansür konusunu nasıl aştınız?
- Komünist rejimde tecrübelerimizi ve söylemek istediklerimi doğrudan doğruya yazamadım ama yazdıklarımı okuyanlar satır aralarından fikirlerimi ve bildirmek istediklerimi her zaman anlayabildiler. İlk kitabım 50 yaşımda çıktı. İnsanlar genelde 20 yaşında yazmaya başlarlar. Ben iyi bir yazar olup olmadığım konusunda bir değerlendirme yapmak istemiyorum. Belki biliyorsunuz, dünyada birbuçuk milyon yazar var. Bunların hepsi kendine göre en iyi yazardır. Ama haklı değiller tabii. Çünkü bu birbuçuk milyon arasında birinci benim! (Kahhakalar.) 1988'de Yazarlar Derneği'nin başkanı oldum. 1990'da cumhurbaşkanı oldum. Bana hangi görevin daha zor olduğunu lütfen sormayın! (Kahkahalar.)
- Yazarlık, siyasetinizi nasıl etkiliyor?
- İnsan 30 yıl boyunca yazarsa insanlara başka gözle bakmayı öğreniyor. Ben aslında iki üniversite bitirdim: Hukuk ve hayat. Tarım işçiliğinden cumhurbaşkanlığına çıktım. Hayata hem toprağın, hem fabrikaların, hem çalışma odalarının pencerelerinden bakma imkanı buldum. Macar sosyal hayatını en alt basamaktan en üstüne kadar çıplak ayaklarla dolaştım. Ama bakınız, dün gece Savarona gemisinde mükemmel bir davete katıldım. Davete çok önemli, çok saygıdeğer insanlar geldi. Bunların kendi toplumları için çok değerli olduğunu biliyorum. Ama benim dikkatimi en çok çeken ve bana en sevimli gelen kişi, küçük bir kızdı. Gelen misafirlere yol gösteriyordu. Onun kafasında benim kim olduğum ne belliydi, ne de önemli. Benim yüzümde yaşlı ve yorgun bir insan gördü küçük kız. Bana yer gösterdi ve beni bir yere oturttu. Ben o kızın gülümsemesini kalbimde Macaristan'a, evime götüreceğim. İşte ben bu tip bir insanım.
- Macaristan'da düşünce suçu kavramı kaldı mı? Bir Yazar-Cumhurbaşkanı olarak bu konuda neler söylersiniz?
- Macaristan'da artık herkes serbestçe yazabiliyor. Düşünce suçundan hapiste olan kimse yok. Eskiden vardı. Ama buna rağmen düşünce serbestliği yazarların tümünün kaliteli olduğu anlamına gelmiyor. Serbestlik kaliteyi getirmez. Bazen sıkı rejimler yazarlara yaratıcı etki yapar. Rejime uygun yazıyor gibi görünüp satır aralarında mesaj vermek, beceri ister. Macaristan'da bu yazarlarla artık devlet savaşmıyor. Yazarlar kendi aralarında savaşıyorlar! (Kahkahalar.) O dönemlerde bu kodlamaları yapabilen yazarlar, sonradan rejim serbest olunca bu tecrübeyle daha iyi yazmaya başladılar. Demek ki diktatörlük rejiminin onlara böyle bir yararı oldu.
- Özelleştirmede dünya birincisi olduğunuz doğru mu? Bizde maalesef özelleştirme tecrübesi, devletin soyulması şeklinde cereyan ediyor. Siz devleti soydurmadan bu işi başarmayı becerebildiniz mi?
- Lütfen hiç unutmayın. Macaristan piyasa ekonomisine girdiği zaman çok özel şartlar altında kaldı. Sovyetler Birliği çökünce bizim dış piyasalarımız da çöktü. Yabancı sermaye bir fabrikayı satın aldığı zaman gözünü fabrikanın ürettiği ürünün piyasasına diker. Ama zaten piyasa çökmüştü, bu nedenle fabrikaların değeri yüzde 20'ye düştü. Zaten kusursuz özelleştirme hiçbir zaman yapılmaz. Ya en fazla ödemeyi yapana verilir ya da fabrikaya en modern teknolojiyi getirene veya bu fabrikada en fazla işçi çalıştıracak olana. Çünkü ekonomik çöküntü bir işsizlik problemi yaratmıştı. Ama bütün söz vermelere rağmen bunları yerine getirip getirmeyeceklerini önceden bilemezsiniz. Amaçları rakip bir firmayı piyasadan silmek de olabilir. Bu, çok zor kararlarla dolu bir süreçtir. Devlet fabrikaları arasında da kârlı şekilde çalışanlar var. Bazı işler ancak devlet tarafından yürütülebilir. Ama özelleştirme neticesinde piyasada daha renkli bir ortam oluşuyor. Bu yüzden işi en çabuk şekilde bitirmek gerekir; böylece özelleştirmenin olumlu getirisi o kadar çabuk gelir. Biz özelleştirme sürecinden birçok şey öğrendik. Macar fabrikalarının yüzde 98'i devlet elindeydi. Şu ana kadar bunların yüzde 80'i özelleştirildi. Bu bizim için çok önemli. Çünkü neticesinde Macaristan, piyasa ekonomisine geçti. Ve bu sistemi artık hiçbir güç bozamaz. Tekrar vurgulamak istiyorum: Hatasız ve tam yerinde bir özelleştirme yapılamaz.
- Türkiye'ye bu konuda bir tavsiyeniz var mı?
- Sizin özelleştirmeden sorumlu görevlileriniz bizim özelleştirme idaremize gelsinler. İki hafta kalsınlar, uzmanlarla görüşsünler. Hem olumlu hem olumsuz özelleştirme örneklerini gözden geçirsinler. Aynı hataları yapmasınlar. Olumlu örneklerden yararlansınlar. Hatasız özelleştirme olmaz ama hatalardan tecrübe edinmek de akılların yapabileceği bir iştir. Çünkü özelleştirmeyi muhakkak yapmak gerekiyor. Ama tabii Macarlar'ın da Türkler'den öğreneceği pek çok konu var. Bunların en önemlilerinden biri de askeri konular. Geçen hafta TBMM Macaristan'ın NATO'ya katılmasını onayladı. Artık müttefiğiz ve büyük ihtimalle biz de sizin gibi NATO'nun güney kanadında yer alacağız. Bu nedenle, daha evvel iki ülke arasında imzalanan savunma işbirliği ve askeri eğitim anlaşmaları şimdi daha çabuk işler hale gelecek.
- Türk yazarlarından hiç okudunuz mu?
- Macar Yazarlar Derneği Gazetesi'nin son nüshası tamamen Türk şairlerin şiirlerine ayrıldı. Maalesef Türk yazarları hakkında fazla değerlendirme yapamayacağım. Bu eksikliği gidermek için Türkoloji ve Hungaroloji'nin geliştirilmesini istiyorum ki böylece edebiyatlarımızın halklarımıza tanıtılması için köprü görevi görecek bilim adamları yetişsin.
- Halen yazıyor musunuz?
- Maalesef vaktim yok. Ama boşluğu kendim için yeni bir yazı üslubu yaratarak kapatıyorum: Konuşmalarımı kendim hazırlıyorum. Bu yazıları bir süre sonra kitap haline getireceğim. Bu kitap siyasetle dolu olacak. Ben hemen her ülkede hiç de sevimli kabul edilmeyen siyasetçiler yerine, hayat dolu hakiki insanları yazmaya devam etmek isterdim.
- Başkentiniz Budapeşte, Türk kamuoyunun hafızasında ne yazık ki Mesut Yılmaz'ın burnuna inen yumrukla özdeşleşmiş durumda. Ve son zamanlarda gazetelere yansıdığı kadarıyla Türk ve Macar polisleri malum çetelere karşı mücadelede işbirliği yapıyor...
- Evet, polislerimiz arasındaki işbirliğine çok önem veriyoruz. Türkiye'den uyuşturucu Macaristan üzerinden geçerek Avrupa'ya giriyor. Maalesef bu uyuşturucu trafiği demokrasinin getirdiği nimetlerden de yararlanıyor. Sınırlar daha serbest şekilde geçiliyor. Eski komünist rejimler kendi sınırlarına yüksek duvarlar ördüler. Demokrasi bu demir kapıları ve duvarları açtı. Kapılar açılınca deliklerden her şey daha kolay geçer oldu. Avrupa bu delikleri Macaristan'ın kapatmasını istiyor. Sınırlardaki kontrolu sağlamak, şimdi de çok zor ama Şengen Anlaşması'na katıldığımız zaman bu iş daha da zorlaşacak.
- Teşekkür ederim.