kapat

ÇARŞAMBA 07 EKİM 1998

Hıncal Uluç (e-posta:uluch@sabah.com.tr )

New York'ta gündüzler..

New York'u ilk gördüğümde nefret etmiştim.. İnsanı basan o gökdelenler bulutları görmenizi engelliyor, devamlı loş bir ışıkta yaşıyordunuz belki de ondan. Güneş ülkesi Türkiye'den gelen birisi için zordu New York.. Sonra keşfettim bu kenti.. New York Amerika da değil.. New York ayrı bir ülke, ayrı bir dünya.. Her şey var.. Bir şey yok.. Bence kentin tek kusuru..

Sokağa atılmış tek masa, tek sandalye yok.. Her şey çatının altında.. Paris bir metrelik kaldırımın yarısını masalara ayırırken New York caddelerinde bir tek sokak kafesi, restoranı bulmak mümkün değil.. Oysa benim en sevdiğim şey bu.. Oturayım. Önümden insanlar geçsin.. Ortaköy'e niye tapıyorum sanıyorsunuz?..

Önünüzden insan geçmesini istiyorsanız, alışveriş merkezlerine gideceksiniz. Bizim Akmerkez'in üst katı gibi, food courtlar var. Yiyecek yerleri.. Etraftan ne isterseniz alıyor ortadaki masalara otuyorusunuz, self servis. İki güzel yanı var. Biriniz Çin yemeği yerken öbürü Meksika tabağı alabiliyor, öteki de All American Hot Dog.. Aynı masada herkesin keyfi.. Ama güneş yok..

Selami, bizi bir gün aldı Long İsland'a götürdü.. Bir alışveriş köyü.. Tek bina değil.. Bayağı bir köy.. Sokaklar, caddeler dükkanlarla dolu.. Her ünlü markanın dükkanı var. Seri sonu mallar da satıldığı için fevkalade ucuz.. Devasa bir oto park. Her yer günlük güneşlik.. Ama yemek gene kapalıda.. Food courta tıkılacaksınız..

Cumartesi akşamı dönüş uçağımız kalkıyor. Selami, "Sabah erken çıkar, Long İsland'da yemek yer, sonra sizi havaalanına bırakırım" dedi.. J.F.K, yani Kennedy Havaalanı da orada ya.. Yeri gelmişken söyleyeyim. Türk Havayolları J.F.K'de yeni yerine taşınmış. Bir harika.. Eskisi tam bir leşti. Burası pırıl pırıl..

Yola düştük..

"Selami huyumu bilir, bu defa açık hava bir yer buldu galiba" diyorum içimden.. Gele gele bir kapalı alışveriş merkezine geldik gene.. Palisades.. Ben gene söylene söylene içeri giriyorum.. Bir girdik ki..

Rain Forest Cafe diye bir yer.. Yağmur Ormanları Kafesi..

Müthiş bir orman dekoru yapmışlar içeri.. Filler, panterler, papağanlar, yılanlar, aklınıza ne gelirse.. Hepsi de hareketli.. Şelaleler, yağmurlar.. İnanılmaz masalsı bir dekor.. Bir Tarzan'la Jane eksik derken onu da bulduk. Tuvaletlerin kapısında Tarzan ve Jane yazıyor.. Siz benim yerimde olsanız, içerde Tarzan olan kapıya mı dalardınız, Jane yazana mı?.. Bu işte bir yanlış var galiba..

Harika piliç çeşitleri var mönüde..

Ben Tayland usulü bir piliç seçtim.. Önceden bir koca tabak "Tadımlık" koydular önümüze.. Her türlü pişimden birkaç tane.. Hepsi harikaydı..

Harika bir ormanda, harika bir yemek, New York'a veda ziyafeti oldu, Selami'den bize..

Akşam yemeğini uçakta yedik. Bizi sılaya, vatana, özlemlerimize, sevdiklerimize getiren uçakta..

Dünyanın her yerini göreceğim, ama dönüp Türkiyem'de yaşayacağım.. Çünkü sevdiklerim hep burada..

En güzeli bu..

New York'un sevilecek yanı

Döndüm geldim, bilgisayarda "New York" diye dizeler.. Tuncay Koru, yıllarca kaldığı New York'tan dönerken, 7 Mart 1998'de yazmış.. Okudum bayıldım. New York yazı dizisini bitirmek için yazılmışcasına dizelerdi bunlar.. Buyrun..

* * *

Birkaç bir şeyler öğrenelim diye gelmişti kimimiz

kimimiz özgürlükler diyarını düşleyip..

Gökten yüksek camekanların arasında,

Times Square denen kalabalığın içinde

biz New York'un İstanbul'u özlemesini sevmiştik.

Özgürlük Anıtı'yla Empire State binasına belki bir kez gidebilmiştik,

kimimiz görmemişti bile.

Bahçeli dev müstakillerden birini alıp boğaz sırtlarına kondurabilsek diye

hayal kurabilmiştik de hepimiz bilmem kaçkere,

Cadillaclarıyla limolarına bol bol bakmışlığımız vardı yalnızca.

İki, hatta üçüncü elden düşme arabalarımızla otobanlarında

son sürat New York'un biz. İstanbul'un trafiğini özlemiştik.

Brodway şovlarıyla, basket maçlarına kırk yılda bir gidebilmiştik.

Sinema yıldızlarıyla rockçılarına yakınlığımızsa

yine TV'den öteye gidememişti hiç.

Sıkıcı, renksiz gazetelerindeyse biz New York'un

İstanbul'un magazin sayfalarını özlemiştik.

En, zengin, memleketinde dünyanın,

en parlak ve şaşalı caddelerinde bu kozmopolitanın,

sevilesi onca şeyin içinde, en çok neyi mi sevmiştik biz?!!!

Akşamları eve gelip, yorgun argın,

demli bir çay ve Sezen'den şarkılar eşliğinde,

memleketten arkadaşlar korosu halinde zaman zaman,

yalnız ve sessiz, televizyon karşısında sırtüstü çoğu akşamları,

Hele bir de yuvarlamışken kırk yılda bir duble; Yeni Rakı

Biz New York'un en çok; İstanbul'u özlemesini sevmiştik.

Escada!..

Günlük kadın giyiminin, iddiasız, pratik markası Escada.. Öyle uçuk kaçık şeyler yok. Hemen her kadın gidip bir şeyler bulabilir ve sırtına geçirebilir.

Defilesi de bir şov değildi. Klasik.. Mankenler çıkıyor podyumda yürüyorlar. O zaman mankenlik zorlaşıyor tabii.. Şov yapınca işler kolay. Ama sadece yürüyünce..

Size bir şey diyeyim mi?.. Bizim hemen tüm top modeller ordaydı.. Biraz formsuz buldum hepsini.. Arzum Onan'ı yeniden podyumda görmek hoş bir sürprizdi.. Hepsi o..

Manken ajanslarını yönetenlere önemli bir görev düşüyor. Kızı defileye gönderip paraları tahsil etmek değil iş.. Kendilerini bir futbol takımının Teknik direktörü olarak düşünüp, kızlarını formda ve göreve hazır tutmak zorundalar.

"Bitse de paramızı alıp gitsek" diye adeta lanet ederek yürüyenlerle defile olmuyor!.

Edith!..

Bizim kuşağımızda olup da, Edith Piaf'a en az bir aşk yaşamamış biri var mıdır acaba?..

Piaf'ı Erkan'la tanımıştım.. Yıl 1957.. Ben gazeteciliğe başlamışım, o Ankara Radyosu'nda "Eyfel'den Müzik" programı ile DJ'liğe.. Hep Fransız şansonları çalardı.. Bayılırdım Edith Piaf'a.. Erkan yazılar getirdi bana.. Plaklar getirdi.. Çok şey öğrendim bu minnacık vücuttan çıkan dev ses hakkında..

Erkan, hangi Erkan, Özerman tabii, telefonda "Piaf je t'aime" İstanbul'da diyince nasıl heyecanlandım..

Paris'te üç sezondur kapalı gişe oynayan müzikali duymuştum. Koşa koşa gittim. Müzikali severim, Edith Piaf'ı ayrı severim..

Şirin tatlı bir müzikli belgeseldi yapım.. Sakın ola Broadway'in o görkemli müzikalleri ile mukayese etmeye kalkmayın. Mütevazi, şirin, iddiasız.. Ama Piaf'ın hayatı işte..

Piaf'ı oynayan Nathalie Lhermite, sevimli bir oyuncu. Piaf'ın şarkılarını da çatır çatır söyledi.

Mutlu bir gece geçirdik, cumartesi..

Bir şeyi hep merak ederim.. Böylesine uluslarası müzik olayları bu ülkeye geldiğinde bizim müzisyenler niye rağbet etmezler?..

Bir kişi görmedim, müzik dünyamızdan..

Yazık!..

Mehmetlerden bir Mehmet!..

Duştan çıkarken duydum cevap makinesinde sesi.. "Beni hemen ara" diyordu Musa.. Elimi uzatamadım ahizeye.. Musa'nın niye aradığını biliyordum çünkü..

* * *

1970 yılıydı Mehmetler'den bir Mehmet'i tanıdığımız.. Mehmet Bari'yi..

Modern Folk Üçlüsü'nü yeni kurmuştuk. Ben menajerleriydim. Türkiye'yi kasıp kavuruyorduk..

Fevkalade nazik yazılmış bir mektuptu aldığım..

"Eline sazını alan, Türkçe'yi bilmeyenler burada 'İşte Türk müziği bu' diye sahneye çıkıyorlar.. Alman meslektaşlarımın yüzüne bakamıyorum.. Şimdi elimde 'İşte Türkler ve müzikleri bu' diyecek fırsat var.. Berlin'de 12 bin kişilik Deutschland Halle'de Almanya'daki tüm yabancı işçileri Almanlarla kaynaştırmak için bir konser düzenlendi. İşçisi olan her ülkeden bir şarkıcı veya grup.. Ben, Deusthe Welle- Almanya'nın Sesi'nin Türkçe yayınlarında çalışıyorum. Türkiye'den gelecekleri benim seçmemi istediler. Kılıkları, kıyafetleri, kişilikleri ve türkülerimizin o çağdaş yorumları ile Modern Folk Üçlüsü'nü seçerken zorlanmadım.. Lütfen kabul buyurun.."

Koşarak gittik tabii.. Yunanlı, Yugoslav, Portekizli, İtalyan.. Aklınıza ne gelirse.. Harika bir konser oldu, daha harikası, harika bir adamla tanıştık..

Nasıl pervane etrafımızda.. Böyle şey olmaz..

Bir gece Ahmet, Doğan, Selami oturuyoruz otelin terasında.. Laf dönüp dolaşıp Mehmet'e geldi.. "Hiçbir insan kendini başkaları için böylesine paralamaz.. Bunun bizden bir beklediği var.. Bekleyelim bakalım ne çıkacak altından.."

Tam 30 yıldır bekliyoruz.. Mehmet 30 yıldır hep verdi bize.. Tüm dostlarına verdiği gibi.. Dostluk sözcüğünün ne anlama geldiğini hepimize o öğretti. Her "İmdat"ta yetişti.. İhtiyacımız olan bir şey Almanya'da olsun da, 24 saatte elimizde olmasın.. Ölür ulaştırırdı. 1972'de benim için hayati önemi haiz bir ilacı, zamana karşı yarışarak ameliyata saatler kala hastaneye ulaştırdığı gibi..

Almanya'ya geldiğimizi öğrenince program yapardı, özel.. Köln'ün, Aachen'ın en güzel yerlerini onun sayesinde öğrendik.

Kendisine minnacık bir şey yaptığımızda da öyle teşekkür ederdi ki, utanırdık..

Mehmet değildi o.. Gökten inmiş bir melekti..

* * *

Sabahın köründe arayan Musa, Mehmet'in benden bin defa yakın arkadaşı Musa aradığında ne söyleyebilirdi ki?..

Felaket bir kalp krizi geçirmişti Mehmet, çalışırken işinin başında.. Kalbi 12 kez durmuş, 12 kez masajla, aletle çalıştırılmıştı. Yoğun bakımdaydı günlerdir. Uyutuluyordu.. Ümitler giderek azalıyordu..

Öyle körük gibi sigara içmeyeydi, günde dört beş paketi bire indireydi, akciğerlerini öyle iflas ettirmeyeydi, sporcu vücudu belki dayanırdı.. Belki.. Belki.. Laf..

Kader kapıyı çalınca..

Telefonu açmaya elim varmadı.. Açarsam bitecekti. Açmazsam, açmadığım sürece yaşayacaktı ya..

Gazeteye geldim.. Arabadan ağır ağır iniyor, asansöre nerdeyse durarak yürüyorum. Ne kadar gecikirsem öğrenmekte, o kadar fazla yaşayacak ya.. Yasemin, Mehmet'i nasıl sever Yasemin.. Dün bir hediye almış, hastaneye postaladı, Acele Servisle.. Suratı asık.. Sapsarı.. Ama hüngürdemiyor..

"Acaba?.." Ümit.. Hep ümit.. Hep var olan ümit..

Musa'yı aradım..

"Velid Baba'yı (Mehmet'in Ağabey'i) sabah erkenden hastaneye çağırmışlar.. 'Durum kötü her şeye hazırlıklı gelin' diye.. Dua edelim sadece.. İnşallah bugün seni bir daha aramam.." diyor Musa..

Kapıyı hafif aralık bırakıp oturdum, masama.. Aralıktan Yasemin'i görüyorum. Her telefona uzanışını..

Bir.. İki.. On buçuğa kadar geldik.. Bir telefona bir daha uzandı Yasemin..

..Ve hıçkırmaya başladı..

SEVDİĞİM LAFLAR

Mutluluk, iki şeyden oluşur. Birincisi ait olduğun yerde bulunmak, ikincisi, günlük yaşamla rahatça uyuşmak. Mesela.. İyi bir uykudur mutluluk. Ya da yeni ayakkabıların ayağı vurmaması..

Theodor Fontane (1819- 1898)

BİZİM DUVAR

Rüyasında enfölasyonun yüzde 50'nin altına düşeceğini görmek Güneş Taner olduğunuza delalettir.

TEBESSÜM

e mail fıkra

Hocaya sormuşlar:

"Erkeklik organı büyük olanın ilişki sırasında aldığı zevk de büyük olur mu?".

Hoca cevap vermiş:

"Hammaliyesini kendi çeker, zevkini başkaları sürer.."


© COPYRIGHT 1998 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Yorum ve önerileriniz için: editor@sabah.com.tr