ÇARŞAMBA 07 EKİM 1998
Günlerdir Suriye krizini konuşuyoruz. Yayılan havaya bakılırsa "savaş çıkması" an meselesi. Sınırda yığılan birlikler, yapılan sert açıklamalar, dünyaya yayılan "çok kararlıyız" mesajları bir savaş habercisi gibi tepemizde dolaşıyor.
Ancak bütün bunlara rağmen, halkın gündeminde "savaş" yok. Sadece borsacılar biraz telaşlandı ve fiyatları düşürdüler, o kadar. Zaten borsa düşmek için bahane arıyor. Biri borsa salonunda hapşırsa bile panik çıkacak ve hisse senedi fiyatları düşecek gibi geliyor insana.
Savaş çok ciddi bir iş. Oysa Türkiye'de savaş konusu bile çok garip seyrediyor.
Görünen o ki, Suriye ile kriz konusu sadece Cumhurbaşkanı'nın tekelinde. Çünkü ilk açıklamayı o yaptı, dünyayı uyarma görevini üstlendi, komutanlarla da o konuşuyor.
Peki hükümet ne yapıyor? Şu satırların yazıldığı ana kadar ülke yönetiminde asıl söz sahibi olan Başbakan Yılmaz'ın hiçbir açıklaması olmamıştı. Suriye krizi sanki Başbakan'ı ve hükümeti hiç bağlamıyor ve ilgilendirmiyor.
Dışişleri Bakanlığı'nın da ne yaptığını pek bilmiyoruz. Sadece Ecevit'in "Bu konuyu askerler daha iyi biliyor" yollu bir açıklaması var. Bir de Cindoruk galiba "Dünyayı başlarına geçiririz" dedi. Bunu söyleyince de yapmak lazım herhalde. Demek ki sistemimiz değişmiş de haberimiz yok.
Aynı konuda yine aklıma takılan bir soru var. Biz burada kıyameti koparırken Suriye'nin ne tepki gösterdiğini de anlayamıyoruz. Gerçi bizim televizyonlar Suriye televizyonunun haberlerini veriyorlar, da, onların tepkisi yok ortada. Söylenen sadece "sorunun diplomatik yollarla ve görüşmelerle çözülmesi" yönünde. Yani aynı heyecan dalgası Suriye'yi de sarmış mı orası meçhul.
Bir de, bizim Suriye'den talebimiz var. Diyoruz ki, "Apo'yu ver, PKK'ya desteği çek, kampları boşalt." Suriye de bunları inkar ediyor. Gerçi inkar etmesi bir şey değiştirmez, çünkü herşey ortada.
Ama, diyelim ki Apo yarın öbürgün bir başka ülkede ortaya çıksa, örneğin Kuzey Irak'ta ya da Libya'da. O zaman savaş gerekçesi ortadan kalkacak mı?
Umarım, Suriye krizi, kamuoyunda çok yaygınlaşan "seçimi ertelemek için böyle bir kriz yaratıldı" dedikodularını doğrulamaz.
Yeniyüzyıl Gazetesi önceki gün bir anket yayınladı. Anketi yapan kuruluş yabancı değil. Strateji Mori.
Gazete haberine göre bu araştırma her ay yapılıyormuş. Son çıkan sonuç çok ilgi çekici. Çünkü yapılacak ilk seçimlerde sadece iki parti barajı aşabiliyor. Biri ANAP, diğeri Fazilet. ANAP yüzde 15 oy alarak birinci olurken, Fazilet yüzde 12 ile ikinci. Ondan sonrası çok daha ilginç. Çünkü DYP, MHP, CHP ve DSP sanki tornadan çıkmış gibi yüzde 8 oy alıyorlar. HADEP yüzde 3'te kalırken diğerlerinin toplamı da yüzde 2.
Stateji Mori'ciler "Asıl büyük bölüm kararsızlarda" diyorlar. Çünkü halkın yüzde 19'u kararsız olduğunu söylemiş, yüzde 12'si kimseye oy vermeyeceğini belirtmiş, yüzde 5'i ise cevap vermekten kaçınmış.
Anket'ten çıkan sonuçlara bakınca, bunun bir araştırmadan çok niyeti ortaya koymaya çalıştığı şüphesi doğuyor ister istemez.
Bu araştırmayı doğru kabul edecek olursak, sistemin sadece iki partiyi barındırdığını, bunlardan birinin de şeriatçı olduğu sonucu çıkıyor ortaya. Bu durumda, "şeriatı getirmek istemeyenler oylarını ANAP'ta toplasın" mesajı verilmek isteniyor herhalde. CHP ile DSP'yi, DYP ile MHP'yi başabaş gibi göstermenin ve üstelik bu dört partinin de barajı aşamayacağını söylemenin ne anlama geldiği ortada değil mi?
Strateji Mori, 95 seçimlerinden önce de canının istediği tipte bir anket sonucu ilan etmişti. Belli ki bu huylarından vazgeçmek istemiyorlar.
Olay geçen hafta içinde İstanbul'da geçti. Başbakan Mesut Yılmaz bir açılış yapacak. Ancak törenin yapılacağı yer, ana caddede değil, sokak içinde bir yer. Yılmaz tören yerine gelmeden bir saat önce sokağın içi polislerle doluyor. Bu sırada trafik çekicileri çıkıyor ortaya. Sokak üzerinde ne kadar otomobil varsa çekilmeye başlanıyor. Otomobillerin hemen hepsi sokakta oturan ailelere ait.
Sokakta oturanlar dışarı çıktıklarında otomobillerini göremeyince, polise koşuyorlar "Bizim arabamız nerede?" diye. Polisler sert şekilde "Arabanız çekildi" cevabını veriyorlar. "Peki neden?" Cevap "Çünkü Başbakan gelecek."
Sokak sakinleri bunun üzerine "anladık, bari arabalarımızı nereye çektiğinizi söyleyin" diyorlar bu kez. Polisten cevap "Ne bileyim, birkaç sokak öteye bırakıyorlardır." İnanılır gibi değil.
Millet ara sokaklara dalıyor ve arabasını aramaya başlıyor. Arabalar sağa sola özensizce bırakılmış olarak bulunuyor.
Düşünebiliyor musunuz, bir ülkede, Başbakan geliyor diye, polis evlerde oturan insanların arabalarını çekicilere yükleyip götürüyor. Başbakan'ın oraya geleceği günler öncesinden biliniyor. Bir gece önce sokak sakinlerine durum anlatılıp, araçlarını o gün o saatte kaldırmaları isteneceği yerde böyle dağ kanunu uygulamak herhalde bizim polisimize şeref katmıyor.
Eski MİT'çi Mehmet Eymür Kanal D'de konuşuyor. "Yeşil'in kaçmasına, saklanmasına gerek yok. Bugüne kadar güvenlik güçlerinin verdiği talimata göre hareket etti. Yeşil güvenlik kuvvetlerinin kullandığı bir kişidir."
Mehmet Eymür, aynı konuyla ilgili bir soruya da şöyle cevap veriyor: "Keşke sağ olsa da pekçok şeyi anlatabilse. Ben Yeşil'in sağ olduğunu zannetmiyorum."
Kıssadan hisse: Yeşil'i devlet kullandı. Ama şimdi sağ olup olmadığı bilinmiyor. Öldürülmüş olması ihtimali yüksek. Peki Yeşil'i kim ortadan kaldırdı? Hep devlet için çalışan birini herhalde özel sektör hesabına öldürmediler.
Nereden baksanız çok vahim bir durum. Ve bütün bunlar ne yazık ki yüksek dereceli bürokratların ağzından çıkıyor ve televizyonlardan yayınlanıyor. Kimse de sesini çıkarmıyor. Allahım sen bizim canımızı ve aklımızı koru.