ÇARŞAMBA 07 EKİM 1998
Suriye'yle ilişkilerde yaşanmaya başlayan tehlikeli tırmanış, Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in günü birlik Ankara ziyareti, ister istemez, Araplar'la dostluk konusunu da gündeme getirmiş durumda. Dışişleri'den üst düzeyde bir kaynak dün şöyle yakınıyordu:
"Arap ülkeleri bugüne kadar Türkiye'yi uluslararası zeminlerde hep yalnız bıraktılar. Hiçbir meselede Türkiye'nin yanında yer almadılar. Örneğin Kıbrıs'ta... Bu konuda da Araplar hep karşımızda yer aldı."
Aynı kaynak şöyle dedi:
"Araplarla dostluk deyince, PKK örneği de gelir akla. PKK terörünü Allah için tek bir Arap ülkesi bile çıkıp kınamamıştır. 'Ayıptır, çoluk çocuk öldürülür mü?' şeklinde dahi olsa şöyle bir tepki vermemişlerdir. PKK ile ilgili olarak en ters tavrı almış olan bazı Avrupa ülkeleri bile arada bir, bazı eylemlerden dolayı PKK'yı kınarken, Arap kardeşlerimizden hiç ses seda çıkmamıştır."
Dışişleri'nden bir başka diplomatik kaynak, Araplar'la dostluk konusunda dün şunları söyledi:
"Türkiye Cumhuriyeti'nin 75 yıllık tarihinde Yunanistan'la dahi iyi dönemlerimiz olmuştur. Ama ne yazık ki Araplar'la ilişkilerimiz hiç iyi olmadı. Şöyle denebilir: En istikrarlı, en sağlam Türkiye düşmanlığı politikasını Arap ülkeleri izledi."
Şunları ekledi:
"Arap ülkeleri bize karşı güttükleri hasmane tavırla ilişkilerimizi neredeyse sıfırladılar. Dış ticaretimiz olağanüstü azaldı. Müteahhitlik işi neredeyse kalmadı. Hazar petrölü yekselirken, petrol de eski önemini yitiriyor. Böylece Arap dünyasının elinde Türkiye'ye karşı kullanabileceği manivela kalmıyor. Suriye, PKK ve su konularındaki tutumları da malum... Bu nedenle 'Ne gördük ki Araplar'dan, onlara yakınlık gösterelim' demek geliyor insanın içinden..."
Bu duygu ve düşünceler, Ankara'da dış politika yapan odaklarda, sivil ve askeri çevrelerde öteden beri yaygındır. Zaman içinde daha yoğunlaşmıştır.
Nedeni, düş kırıklığıdır!
Türkiye, Araplar'ın dostluğunu, yakınlığını kazanmak için özellikle 1980'lerin başlarında büyük çaba sarfetmiştir. Bu çerçevede, 12 Eylül askeri yönetimiyle birlikte Türkiye, İsrail'le ilişkilerini en alt düzeye indirmiştir. Ama yine de Arap dünyasının Türkiye'ye karşı hasmane tavrında değişen birşey olmamıştır.
Hatırlıyorum:
İsrail'le ilişkilerin neredeyse sıfırlanmasından sonra Cumhurbaşkanı Evren'nin 1982'de Kuveyt, 1984'de Suudi Arabistan, 1986'da Tunus, Mısır ve Katar ziyaretlerini izlemiştim. Her gittiğimiz başkentte Evren, İsrail'e en sert üslupla çatmıştı.
İşe yaramadı bütün bunlar!
Üstelik Arap ülkeleri, Suriye'nin 1980'lerde PKK belasını Türkiye'nin başına sarmasını sessizlikle karşıladılar. Aslında olmayan bir su meselesinde de israrla Suriye'nin arkasında saf tuttular.
Türkiye bunun üzerine Ortadoğu'da İsrail'le zamanı yakalamaya yöneldi. İlişkilerini derinleştirdi, özelleştirdi. Bir gecikmeyi telafi etmeye başladı. Doğru olanı yaptı Ankara...
Bir nokta çok açık:
Bir Dışişleri yetkilisinin deyişiyle, "İsrail'le işbirliğini ille de Araplar'ın gözüne sokmak gerekmiyor."
Hiç şüphesiz öyle olmalı.
O yüzden Arap dünyasıyla ilişkilerin geliştirilmesi için çaba sarfetmek de Ankara'nın diplomatik gündeminin dışında değildir.
Türkiye'nin niyeti iyidir!
Bu iyi niyete şimdi karşılık bekliyor. Karşılık verme durumunda olan taraf ise Arap dünyasıdır. Bu açıdan ilk adımın ne olacağı da sır değildir:
Türkiye'yi yıllardır böylesine PKK terörü konusunda Suriye'yi uyarmak; PKK desteğini kesmesi için Şam'ı ikna etmektir.
Ortadoğu'da, yer yuvarlığının bu nazik bölgesinde barış ve istikrar Türkiye'siz olamaz. Türk-Arap dostluğunun rayına oturması, bu bölgede daha güzel günlerin kapısını açacak bir anahtardır.
Tarih yaşanmış olandır!
Tarihin esiri olmak yerine ileriye bakmaktır doğru olan. Arap kardeşlerimiz, çok uzun ortak tarihimizin eksilerine takılmak yerine, Türkiye'yle dostluk ve işbirliğini geliştirmeye özen göstermelidirler.
Bunun için ilk adım, demin de belirttiğim gibi, terörist ülkeler listesinden çıkması için Suriye'ye yardımcı olmaktır.
Unutulmasın:
Ankara, Şam'ı son kez uyarmış bulunuyor!