PAZAR 27 EYLÜL 1998
İstanbul Barosu avukatlarından D and D Hukuk Bürosu'nun sahibi Yağız Ali Dağlı, Türk müvekilleriyle yabancı şirketler arasında çıkan ihtilaflarla ilgili olarak tahkim mahkemelerindeki duruşmalara katılmak üzere Zürich, Stockholm ve Paris'e sık sık gidiyor ve yeni oluşmakta olan Avrupa Topluluğu hukukunu araştırıyor. Bu yıl adli tatilini, gerek kanunları, gerek soruşturma ve yargılamasıyla mükemmel bulduğu İngiliz adalet sistemini incelemek için Londra'da geçirdiğini, Türk hukuk sisteminin neden işlemediği üzerine bazı sonuçlara vardığını söyleyerek, bunları okurlarımla paylaşmak istedi. Adli sistemimizin geldiği çöküş noktasını bir de savunmanın penceresinden dinlemek ilginç olabilirdi.
- Yargıtay Başkanı'nın adli yıl açılış konuşmasındaki "hakime vicdan ve cüzdan kıskacı" değerlendirmesine katılıyor musunuz?
- Bu çok cesur bir itiraf olsa da hatalı ve taraflı mahkeme kararlarının sebebini sadece hakim ve savcıların sosyo-ekonomik güvencelerinin yeterli olmamasına bağlamak hakikatin inkarıdır. Umumi kültür, bilgi, tecrübe, konuşma sanatı, genel ahlak, sevgi ve saygı ilkelerinden yoksun bir hakime çok yüksek maaş da verseniz o, beklediğiniz adaleti tecelli ettirebilecek midir? Bugün öyle savcı ve hakimlerimiz mevcuttur ki dava dosyasında sizden daha fazla malumat sahibidir. Vermiş olduğu hüküm ve gerekçelerini kimse tartışamaz. Bunlar diğerlerinden üç misli daha fazla maaş mı almaktadır? Hayır! Bu kişilerde adalet şuuru vardır. Ne aldıkları maaşlarının azlığı, ne de başkaca bir sebep onları bir yerlere sıkıştırabilir.
- Bir günde bakmaları gereken dosya sayısı da mı sıkıştıramaz?
- Evet, asıl konu bu. Bir hakim saat 9.30 ile 12.00 arasında 30 ile 60 arası dosyaya bakmakla yükümlüdür. Bazen öğle tatilinden de feragat ederek saat 14.00'e kadar bu dosyalar için karar veya ara karar verecek, geri kalan ikibuçuk saatte ise ertesi günün 50 dosyasını inceleyip duruşmaya veya esasa ilişkin karara hazır duruma getirecektir. Bir İngiliz hakim hukuk davalarında günde en fazla 5 dosyaya bakar. Tabii altında müthiş bir ekip vardır.
- Hukuk Fakültesi'nden her mezun olan nitelikli savcı veya hakim olabiliyor mu?
- Türkiye'de hakim olma yaşının üst sınırı, akademik kariyerlerine devam edenler için 35 diğerleri için 30 yaştır. Hukuk Fakültesi'ni bitirirken girdiğimiz sınavdan dahi kolay olan hakimlik ve savcılık sınavını kazandığınızda, iki yıllık stajınız sonrası size bu meslekte kadro verirler. Ne becerinize bakarlar ne de üstün vasıflara sahip olmanız bu seçimde rol oynar. Çünkü devletin bin kişilik bir kadro açığı mevcuttur. Bu açık kapandıktan sonra bile sağlıklı bir yargılama sistemi için en az 2 bin 500 hakim ve bir o kadar da savcı daha olması gerekir. Bazı gençler hakikaten isteyerek bazıları ise maddi olanaksızlık veya avukatlık kariyerlerinin başlangıcındaki muvaffakiyetsizlikleri sebebiyle hakimlik mesleğini seçerler.
- Herhalde gelişmiş ülkelerde durum bizdekinin tam tersidir.
- Mesela İngiltere'de 50 yaşından evvel ve en az 25 yıl bilfiil icra edilmiş üstat avukatlık (Barrister) tecrübesinden sonra hakim olabilme hakkını elde edebilirsiniz. Hakimlik 50 yaşlarının başlarındaki bir Barrister için hukuk mesleğinde erişebileceği en yüksek mevki ve en büyük şereftir. Bulundukları mahallin tüm sosyal kulüplerinin şeref üyesidirler. Başbakan dahil herkesten çok büyük saygı görürler. Maaşları senelik 60-100 bin paund (30-50 milyar lira) arasında değişir. Hakimlik görevini bir imtihanı kazanarak değil, liyakat ve becerilerine göre, üyesi oldukları baroların tavsiyesi üzerine tayinle atanırlar. Bir solicitor, yani vasat bir avukata da 1990'lardan sonra aynı şartlarla Yüksek Mahkeme'ye hakim olabilmek hakkı tanımıştır. Ancak bugüne kadar bir tek solicitor bu göreve layık görülmüştür.
- Bizde ise hakimlerin, kararlarına dayanak olacak kanunları, yeni çıkan içtihatları inceleyebileceği bir kütüphaneleri bile yoktur.
- Bir ara mahkemelere resmi gazete bile gönderilemedi. Yeni çıkan mevzuatı bazen onlar kendi ceplerinden satın alırlar, bazen biz yanımızda götürürüz.
- Ya adliye saraylarının durumu?
- Daha bugün girdiğim Sarıyer Adliye Sarayı'nın içindeki asliye ceza mahkemesinin duruşma salonunda lamba yoktu. İçeriyi boyamışlar, daha sonra havalar güneşli diye 10 gündür ışıklandırmayı takmamışlar. Sayın hakimle savcının arkasında pencere var ama hava yağışlı. Siz savunmanızı yaparken dosyayı incelemekte güçlük çekiyorsunuz. Dahası var. Koridorlarda her tarafa asmışlar, cep telefonu ile duruşma salonuna girilmez diye, sanıklardan biri tam savunmasını yaparken, o sessizlikte sayın savcının cep telefonu çalmaz mı? Sayın savcı attı kendisini adaleti dağıtan kürsünün altına, kayboldu, iki dakika sonra tekrar meydana çıktı. Cübbesini bıraktı çıktı gitti. Dava devam ediyor.
- Hakim durumun farkında değil mi?
- Sayın Hakim, o esnada yok olan sayın savcıdan esas hakkında mütalaasını sordu. "Yaz kızım" dedi sayın hakim, duruşma salonunu terk eden sayın savcının yerine: İddia makamınca, "...dosyada mevcut delillere göre sanığın TCK'nın ilgili maddeleri gereği cezalandırılması hususunda karar verilmesi mütalaa olunur..." Önlerinde oturuyordum. Sayın hakimle bakıştık. "Yazdın mı kızım?" dedi, sayın hakim. Katibe "Yazdım efendim" dedi. "Bekle kızım. Sayın savcı gelsin" dedi. Sayın savcı birazdan çıkageldi. Yüzünde telefondaki olayı halletmenin hazzıyla, "Tamamdır hakim bey sen benim yerime mütalaayı yazdırmışsın" dedi. Sonra bağımsız yargı kararını açıkladı: "Sanığın suçu sabit olduğundan... cezalandırmasına..." İşte çağı yakalamaya çalışan Türkiye'nin, cumhuriyetinin 75'nci yılındaki tartışmaya açmak istediğim beni kahreden kara mizah!
- Savcıların teşkilattaki durumu nedir?
- Hazırlık tahkikatını tamamlayıp, kamu adına iddianame düzenleyerek sanığın cezalandırılmasını talep yetkisi olan sayın savcıların da sayıları yetersiz, alt kadroları eksik, zamanları kısıtlı. İngiltere'de polisiye bir olayla ilgili olarak bir şahıs hakkında ceza davası açıp açmama yetkisi sadece bu işle görevlendirilmiş ve sayıları 2 bin civarında olan kraliyet kovuşturma servisinindir. Suç içeren her vakıada kovuşturma zorunluluğu yoktur. Suçlanan kişi çok büyük bir çarkın küçük bir dişlisini oluşturuyorsa o değil, asıl suçlular kovuşturulur. Bazı ciddi suç kategorilerinde, milli duyarlılıkla ilgili vakıalarda, iddianame düzenlemek için başsavcının (Attorney Genaral'in) onayının alınması gerekir. Ve o, bir konuda başlatılmış olan bir kovuşturmayı durdurma hakkına sahiptir. Suç dosyası tüm delilleri toplanmış bir halde iddianameyi tanzim edecek savcıya sunulur.
- Bizde ise, hazırlık soruşturmasını yapan da iddianameyi düzenleyen de aynı savcıdır.
- Evet. Üstelik bunların alt elemanları yoktur, araçları yoktur, bazılarının yeterli tecrübe, hatta fiil, fail ve netice arasındaki hukuki bağı kuracak bilgileri dahi mevcut değildir. Bunlardan yoksun bir soruşturmanın neticesinde ise, ya o güne kadar namusuyla yaşamış bazı kişiler hiç layık olmadıkları halde sanık sıfatı ile mahkeme önüne çıkartılırlar, ya da yargılanması gerekenler aramızda fütursuzca dolaşırlar.
- Bu haksızlıklar nasıl önlenir?
- İlk tahkikat sırasında sanığın kendisi, müdafii, tahkikatı yöneten savcıyla temas kurmalıdır. Ona kendisi hakkındaki iddiaların doğru olmadığını ispat etme hakkı verilmelidir. Birçok olayda poliste ifadesi alınan zanlı, kendisi hakkında dava açan savcının yüzünü bile görmeden sanık koltuğuna oturtulur. Yetersiz bir ilk tahkikat neticesinde beraat etse dahi bir iki sene sürebilen yargılamasının devamında, çektiği sıkıntıları, yüz kızartıcı suçlamayla edindiği sanık sıfatının maddi ve manevi bedelini ona kim ödeyecektir? Devlet tüm olanaklarıyla, insan gücüyle, parasal gücüyle içinden çıkılamaz hale gelmiş olan adli sistemi yeni baştan düzenlemek, çağa uydurmak zorundadır.
- Bizim duruşma salonlarında neden iddia makamı, savunmanın üstünde, hakimin yanında kürsüde yer alıyor?
- Bu görüntü, psikolojik açıdan da yanlıştır. Çağdaş toplumlarda hakim daima kürsüde, herkesin üstündedir. Savcı ile avukat ise hakimin karşısında, eşit hak ve selahiyete sahiptirler. Bizdeki durum hakkaniyetli bir yargılamaya da aykırıdır. Ceza davalarında hakim önemli bir ara karar, hatta davanın esasına ait karar verme aşamasında bazen duruşma salonunu boşalttırır. Belki düşünmeye, tartışmaya ihtiyacı vardır. Savcı içeride kalır, tüm diğer kişiler ve avukat ise dışarı çıkartılır. Savunmanın katılmadığı bir tartışma adil olabilir mi? Soruyorum hocalarıma, hangi sebeple sayın savcı duruşmalarda hakimin yanında yer alır, usulden midir diye, marangoz hatasındandır diyorlar.
- Hocalarınız çok espriliymiş!
- İngiltere'de kraliçenin kanunlarının uygulanması adına duruşmalara katılan iddia makamı yani savcı kimdir biliyor musunuz? Bir barrister yani üstad bir avukattır.
- Bilirkişilik müessemiz ne durumda?
- Biz onu da dejenere etmişiz. Kanun der ki "Çözümü özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren hallerde hakim bilirkişinin görüşünü alır." Madde şöyle devam eder: "Hakim hukuki konularda bilirkişiye gidemez." Şimdi, mesela açıyorsunuz gazeteye karşı manevi tazminat davasını, gazetedeki yazı belli, deliller dosyada toplanmış. Hakim veriyor dosyayı bilirkişiye hiç sıkılmadan da soruyor. "Bu yazıda davalının şahsiyet haklarını zedeleyici bir üslup mevcut mu? Yahu ne bilsin bilirkişi, sen hakim olarak bilmezsen o nereden bilsin?
Bakın İsviçre'de bilirkişiyi taraflar müşterek seçerler. Karşı tarafın itirazhakkı vardır. Ayrıca hakim bilirkişinin hangi tarihte keşif yapacağını, hangi tarihte taslak raporunu hazırlayacağını, bu rapora tarafların hangi tarihe kadar itiraz edebileceklerini ve esas raporun hangi tarihte bilirkişi tarafından mahkemeye sunulacağını önceden tespit eder. Bizde böyle tarih sınılamaları yoktur. Her şey keyfidir.
- Bilirkişilik yapan profesörler, emekli banka müdürleri, eski sosyal sigortacılar gereği gibi zaman ayırabiliyor mu dosyalara?
- Ne gezer! Dosyanı tevdi ettiğin sayın bilirkişi profesörün de zamanı yoktur. Beklersiniz bir altı ay, arkadan bir altı ay daha. Bilirkişiye teslim edilen 6 büyük klasör evraka karşılık takdir olunan ücret 5-15 milyon lira arası olursa, hangi aklıbaşında insan hakimin çözemediğini on gün hiç durmadan çalışıp, kafa patlatıp bunu hakkıyla çözer? Yine İsviçre'den örnek vereyim, 2 milyon dolarlık bir davada bilirkişiye verilen en az ücret 50 bin dolardır. Bizde ceza hakimi sorar Edebiyat Fakültesi öğretim görevlisi sayın bilirkişiye: Sanıkta yakalanan eserlerin müzelik değerde olup olmadığının tespiti. Bilirkişi raporu aynen şöyledir: "...tarafımdan yapılan tetkikte müzelik değerlerde oldukları saptanmış olup 2863 sayılı yasanın 4. maddesindeki bildirim yükümlülüğünü yerine getirmeyen sanığın, eylemine uyan, ilgili yasanın 71. maddesi gereği cezalandırılması mütalaa olunur". Sana ne be kardeşim? Sen hukukçu musun ki, bir de sanığın cezalandırılmasında yasanın hangi maddesinin tatbik edileceğini beyan ediyorsun?
- Özetle çek senet mafyası boşa çıkmıyor.
- Tabii, durup dururken bir grup silahlı insan türedi de "Alacağının yüzde ellisi karşılığında tahsilatını yaparım" mı dedi insanlara? Bunları sistemin kendisi yarattı. Bu çeteleri de, içlerine ajan sokarak, pişmanlık yasasını uygulayarak yok edemezsiniz. Birini çökertirseniz, yerine üçü-beşi fışkırır. Tüm hukuk sistemimizde köklü değişikliklere gitmekten başka çare yok. Türkiye'de borçlunun lehine çalışan Borçlar Kanunu, kelimesi kelimesine İsviçre Borçlar Kanunu'ndan alıntıdır. İsviçre'de aksamadan yürür, bizde yürümez. Çünkü İsviçre'de federal mahkeme kararı ve içtihatları onu sürekli günümüzün koşullarına uydurmaktadır. Sizin bu bağımsız, tarafsız ve inandırıcı olmayan hukuk sisteminizle AB'ye girmeniz sadece hayal olmakla kalmaz, kısa bir süre içinde Avrupa Konseyi'ndeki üyeliğiniz de askıya alınır.
- Eli kulağında! AB mahkemeleri, Türk yargısının kararlarını dikkate almıyor artık.
- Türk mahkemelerince alınmış bir tespit kararının geçerli olduğunu kabullenen bir tahkim mahkemesine rastlayamadım. Ayrıca suçluların iadesi sözleşmesine imza koymuş devletlerin, hudutları dahilinde yakalanmış ve taraf devletce iadesi talep edilen bir sanığın iade talebinin görüşüldüğü davada, yerel mahkemenin davanın esasına girerek incelemek yetkisi yoktur. Suçun siyasi ve askeri olmadığına kanaat getirirse sanığı talep eden devlete iade eder. Türkiye, anlaşmaya taraf olan devletler nezdinde böyle bir talepte bulunduğunda sanığı ya hiç iade etmezler ya da davayı esastan incelemeye alırlar. Bu tutum, Avrupalı hakimin Türkiye'deki hukuk sistemine güvensizliğindendir. Biliyorsunuz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türk Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin bağımsızlığı ve tarafsızlığı aleyhine bir karar verdi. İnsan hakları ve temel özgürlüklerini korumaya dair Avrupa Sözleşmesi'ni imzalayan bir devlet olarak bu karara da uymak zorundasınız. Aksi takdirde T.C Devleti olarak birtakım yaptırımlarla karşı karşıya kalırsınız.