kapat

PAZAR 27 EYLÜL 1998

Gümrük Birliği masaya yatıyor

TAYFUN DEVECİOĞLU

Çarşamba günü Başbakan Vekili Bülent Ecevit ile Aşık-Çakıcı diyaloğu ve Recep Tayyip Erdoğan'a ilişkin karar üzerine konuşuyoruz.

Sohbetin sonlarına doğru söz her gün yeni iddiaların ortaya atıldığı bir ortamda hükümetin Türkiye'nin sorunlarına yeterince konsantre olup olamayacağına geliyor. Ecevit'in bu konuda kuşkusu yok: "Hükümetin çalışmaları aksamaz. Önümüzdeki günlerde AB ile ilişkileri ele alacağız. Devlet Bakanımız Sayın Şükrü Sina Gürel bu konuda hazırlıklar yapıyor. AB ile ilişkilerde, Gümrük Birliği konusunda hükümetimizin yeni stratejilerini gündeme getireceğiz."

Ecevit'in bu sözleri, AB'nin genişleme sürecinin ele alındığı Lüksemburg Zirvesi'nde "üye adayı" sıfatı kazanamayan, bunun ardından toplulukla siyasi ilişkilerini donduran Türkiye'nin önemli kararlar arifesinde olduğunu gösteriyor. Hükümetin AB ve Gümrük Birliği konusundaki yeni politikalarını önceki akşam Kıbrıs ve AB ile ilişkilerden sorumlu Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel'den dinliyoruz. Gürel, hükümetin çok önemli bir tespitini dile getiriyor: "Eğer Türkiye-AB ilişkileri siyasal bir ufuk kazanmazsa, Gümrük Birliği de zora girer. Gümrük Birliği zaten iyi gitmiyor. Türkiye bunun yükünü, kendi ekonomik dinamizmiyle taşıyor."

Gürel önce Lüksemburg Zirvesi'nde alınan kararların AB ve Türkiye açısından tahlilini yapıyor:

"Türk halkının çok büyük çoğunluğu AB üyeliğini istiyor. Ekonomik, toplumsal, siyasal kalitesini yükseltmek için AB'yi istiyor. Türkiye'nin üyeliği AB'nin geleceği açısından da çok önemli bir karar. Çok dinli mi bir Avrupa mı, yoksa tek dinli bir Avrupa mı? Lüksemburg Zirvesi iki tarafın geleceği açısından da önemliydi. Ama bizi dışarıda tutmaya karar verdiler. Türkiye için aday dahi diyemediler."

Diyaloğu önce AB kesti

Gürel, AB'nin zirve sonrasında Türkiye ile müzakereye girmemesini hatalı buluyor. Türkiye'nin "serbest dolaşım" gibi yazılı anlaşmalarda bulunan bazı haklarında bile direnmediğini hatırlatan Gürel "Müzakere yapılsaydı, orta yol bulunabilirdi" diyor:

"Lüksemburg'da bu kararı aldılar ve bizimle bunları konuşmak bile istemediler. Konuşsalardı orta yol bulunabilirdi. Biz AB'ye şimdiye kadar ortaklık anlaşmasının bütün koşullarını yerine getir diye diretmedik. Dolayısıyla bazı konularda hoşgörülü ve anlayışlı olabiliyoruz. Ama bizimle bunları dahi konuşmak istemediler."

AB'nin Türkiye'ye kapılarını kapatırken tartışmaya bile girmediğinin altını çizen Gürel, hükümetin siyasi ilişkileri dondurma kararının çok doğal olduğunu söylüyor:

"Uzun bir yolu beraber gideceğiniz bir arkadaşınız varsa herşeyinizi paylaşırsınız. Böyle bir uzun yol arkadaşlığı söz konusu değilse bazı şeyleri de paylaşmazsınız. Biz de 'Siyasal konuları neden AB'yle paylaşalım" diye düşündük. Ve siyasal diyaloğu sınırlandırdık. Hükümetin kararı şöyleydi: Ortak ve AB'yi doğrudan ilgilendirmeyen sorunları sizinle görüşmeyeceğiz. Örneğin Kıbrıs meselesi. Evet, belki AB'yi dolaylı etkileyecek bir mesele ama doğrudan değil. Konuşmayız dedik."

Türkiye'nin politikası netleşti

Gürel, Lüksemburg'taki kararın ardından Türkiye'nin AB ile ilişkilerde yeni politikalar üzerinde yoğunlaşmaya başladığını söylüyor. Hükümet, bu noktada geçici startejiler yerine, bir devlet politikası oluşturmayı amaçlıyor. 1997 Eylül ayında, tüm devlet kurumlarının katılımıyla başlatılan yeni strateji çalışmaları Nisan ayında sonuçlandırılıyor. Ortaya çıkan rapora Türkiye-AB İlişkilerini Geliştirme Stratejileri başlığı konuyor. Gürel raporu hükümete götürüyor. Temmuz ayı ortalarına kadar süren tartışmalardan sonra hükümet raporu benimsiyor. Rapor AB Komisyonu'na gönderiliyor.

Alacak listesi çıkartıldı

Gürel rapordaki en önemli konunun Türkiye'nin AB'den alacakları olduğunu söylüyor. Rapora göre AB'nin Türkiye'ye yönelik mali taahhütleri şöyle:

* 375 milyon ECU'lük Komisyon hibesi.

* Yenileştirilmiş Akdeniz Politikası (YAP) çerçevesinde Avrupa Yatırım Bankası'nda 300-400 milyon ECU'lük yatırım kredisi.

* Gümrük Birliği kapsamında Türkiye'nen rekabet gücünü artırmak için 750 milyon ECU'lük kredi.

* Akdeniz ülkelerine yönelik 375 milyon ECU'lük hibe ile 700 milyon ECU'lük kredi.

* Özel ihtiyaç durumunda devreye girecek 200 milyon ECU'lük yardım.

AB'nun Türkiye vermeyi taahhüt ettiği kredi ve yardımların toplamı 2.8 milyar doları buluyor. Peki Türkiye'ye ödenen ne? Raporda alınan paraların dökümü de yapılmış:

* YAP kapsamında alınan 339.5 milyon ECU'lük kredinin tahsisi sağlanmış.

* MEDA kapsamında 1996 yılında 6 proje için 33 milyon ECU alınmış. 1997'de 35 proje için 70.2 milyon ECU tahsis edilmiş ama kullandırılmamış.

Başka? Başka tek kuruş yok.

Borcunu ödemeyenle iş yapılmaz

İşte Ankara'nın en çok canını sıkan da AB'nin verdiği sözleri tutmaması. Gürel de bu noktaya dikkat çekiyor:

"Türkiye'ye ödenmesi gereken paralar mali işbirliğinin bir parçası. Zaten AB'nin kendi politika bildirgesinde de (Mali işbirliği ilişkilerin onemli bir parçasıdır) deniyor. Borcunu ödemeyen bir tarafla insan nasıl ileriye dönük planlar, işbirliği yapar?"

Kararlara katılmalıyız

En önemli sorun ödenmeyen paralar. Bir başkası da, Gümrük Birliği konusunda Türkiye'yi ilgilendiren konularda karar sürecine katılamamak. Gürel, bu mekanizmanın mutlaka değişmesi gerektiğini söylüyor:

"Üçüncü ülkelerle olan ilişkiler ve politikalarda AB'ye bağlıyız. Örneğin Brüksel'de bir karar alınıyor ve biz Orta Asya ülkeleriyle yaptığımız ticarette bu karara uymak zorunda kalıyoruz. Ama karar oluşumuna katılamıyoruz. Biz en azından bir istişare mekanizması kurulsun diyoruz. Bizi ilgilendiren kararlara ilişkin sürece biz de katılalım istiyoruz. Oy hakkımız olsun olmasın. Bunu ayrıca konuşuruz. Ama müzakere edebilelim, tartışılan kararların bizim için sakıncalarını ortaya koyabilelim. Belki bazı istisnalar isteyebilelim."

Ve gümrük birliği masada

Gürel'in çizdiği tabloya göre, hakkını arayan ama alamayan bir Türkiye ile ilişkiyi şu anki çizgide götürmeye çalışan bir AB var. Bir de iki taraf arasında 3. yılına giren Gümrük Birliği. Türkiye'nin Gümrük Birliği koşullarına uyarak yol arkadaşlığını sürdürdüğünü ifade eden Gürel, bu durumun ilelebet böyle gidemeyeceğini ima ediyor:

"Gümrük Birliği konusunda rahatsızlıklar var. Bu iş iyi gitmiyor. Türkiye kendi ekonomik dinamizmiyle taşıyor Gümrük Birliği'nin faturasını. Bundan yararlananlar yok mu? Var tabii. Tekstil sektörü gibi. Ama biz hükümet olarak ekonomiyi ve dış ilişkilerimizi bir bütün olarak düşünmek zorundayız. Gümrük Birliği nedeniyle yıllık dış ticaret açığımızda 5 milyar dolarlık artış var. Bu çok önemli bir rakam."

Kriz çıkartmayacağız ama...

Gürel, Türkiye'nin bu duruma daha ne kadar sabredeceği konusunda belli bir tarih vermekten kaçınıyor. Ancak, tahammülün çok uzun sürmeyeceğini de belli ediyor:

"Bir kriz falan çıkartmak gibi bir niyetimiz katiyen yok. Ama artık bu işin olması gerektiği gibi yürümesi gerekiyor. Ya da yürümez hale gelmesini beklemeden yeniden düşünülmesi. Bizin tavrımız açık. Ortaya koyduğumuz isteklere net cevap bekliyoruz. Ortaya koyduğumuz strateji belgesi ve öngördüğümüz çarelerle ilgili olarak ne düşünüyorlar, onu görmek istiyoruz. Şimdiye kadar hiç bir temasları, tepkileri olmadı. İşi hemen 'Gümrük Birliği'nden çekiliyoruz" noktasına getirmek istemiyoruz. Yani 'Şu tarihte şunları yapmazsanız, biz de şunlardan vazgeçeriz" deme noktasına gelmek istemiyoruz. O noktaya gelebilir miyiz? Umarım gelmeyiz. Bu noktaya ne zaman geleceğimizi söylemek zor. Ama 1-2 yıl gibi sürelere bile tahammülümüz yok. Eğer ilişkiler yakın gelecekte siyasal bir ufuk kazanmazsa o zaman Gümrük Birliği de zora girer.


© COPYRIGHT 1998 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Yorum ve önerileriniz için: editor@sabah.com.tr