PAZARTESİ 21 EYLÜL 1998
Türkiye çok uzun süreden beri sonun başlangıcı için yeni bir ışık arıyor.
Bu ışığı bir çok alanda arıyor.
Bu ışığı haksızlığı, yolsuzluğu, işsizliği katmerlendiren enflasyon için arıyor.
Bu ışığı yurttaş çoğunluğunu, çağdaş bir eğitim düzeyine kavuşturmak için arıyor.
Bu ışığı, siyasal istikrar için, toplumsal uzlaşma için arıyor.
Bu ışığı demokrasiye gerçeklik ve işlerlik kazandırmak için arıyor.
Şu anda işbaşında bulunan koalisyon hükumeti böyle bir ışık arayışının heyecanıyla oluştu.
Bu heyecan belki koalisyonun büyük ortağında daha az, ortanca ortağında daha fazla, küçük ortağında ise pek mütevazı ölçekteydi.
Ama ışık arayışı yine de, 1991 yılından bu yana kurulan tüm hükümetlerle kıyaslandığında çok yüksek bir düzeydeydi.
Bu düzeyi hükümet ortakları eğitim alanında kavgasız gürültüsüz başarılan kesintisiz eğitimle de ortaya koydu, şirazesinden çıkan imam hatipler konusunu kavgasız gürültüsüz, hem de halk desteğiyle denetim altına almasıyla gösterdi.
Vergi alanındaki başıboşluğun önlenmesi için yürüttüğü mücadele hala herkesin gözü önünde.
Bu hükumetin, belki de yakın tarihimizin en uzun ömürlü azınlık koalisyonu hükumeti sıfatını kazanması bu sayede mümkün oluyor.
Koalisyonun ortanca ortağının yönlendirmesiyle yürütülen eylemli ışık arayışı kararlılıkla sürüyor:
Dün, İstanbullular'ın yüzde 95'inin hayatları boyunca hiç uğramadığı, yalnızca yanından geçtiği bir semtin içerlek meydanında, sonun başlangıcı olabilecek böyle bir ışık yine parladı.
Işığın, basında mübayaa rüzgarlarının estiği bir döneme, hele de puslu bir havaya ve Galatasaray-Fenerbahçe düellosuna rastlaması elbette biraz şanssızlık oldu.
Ama bakmasını ve görmesini bilenler dünkü tarihsel olayı hemen farkettiler.
Örgütlü işçi kesiminin tümünü temsil eden sendika liderleri tarihimizde ilk kez bir siyasi partinin genel başkanıyla birlikte, aynı otobüsün üstünde halkın karşısına çıkıyordu.
Yıllar yılı, kendisini partilerüstü sayarak emeğin siyasete ağırlık koymasını erteleyen Türk-İş'in genel başkanıyla, nice badirelerden geçmiş devrimci DİSK'in lideri ve yanlarında farklı bir dünyayı temsil ettiği gerekçesiyle ortak hareketten uzak durmaya çalışmış HAK-İŞ'in genel başkanı, daha önce de biraraya gelmişlerdi. Ama bugunkü çalışma bakanı ve özelikle emeklilik hakkını yaşayan geniş bir işçi kesimi için efsane olan 1960'ların o ünlü çalışma bakanıyla ilk kez bir mitingde beraber oluyorlardı.
1960'ların ünlü çalışma bakanının bu beraberliği, yeni bir efsane yaratmak üzere gerçekleştirdiği hissediliyordu.
İşçi cehennemi dediği o malum semtin alanında, tüm işverenlere, başbakan yardımcısı sıfatıyla bir çağrıda bulunuyordu:
Gelin kayıt dışı işgücüne son verelim!
Çağrı devam ediyordu:
Siyasetteki, Anayasa'daki bir çarpıklığı giderelim. Sendikacılara konulan milletvekili olma yasağını kaldıralım.
İki çarpıklık birbiriyle çok ilişkili.
Kayıt dışı işçi çalıştırmakla, kayıt dışı ekonomi birbirini besliyor. Kayıt dışı ekonomi nasıl kara para, haksızlık ve yolsuzluk demekse, kayıt dışı işgücü de, sömürü demek emeğe, halka ve devlete karşı suç demek.
Dün kaçak işçi cehenemi Merter'de bir ışık parladı. Sonun başlangıcı olabilecek, ülkeyi cennet değilse bile, işsizlik cehennemi olmaktan kurtarabilecek bir ışık.
Bunun için işverenlerin kayıt dışı işçi çalıştırmaya son vermesi bir de partilerin 18 Nisan çifte seçim için sergiledikleri oy birliğini, sendikacıların siyasete girmesi yönünde göstermesi yetecek.