PAZARTESİ 21 EYLÜL 1998
Meksikalı milleti, kendileri aceleci olmadığından acele edenlere hem şaşıyorlar hem de kızıp cezalandırıyorlar..
Bir misal vereyim..
Kastro'nun payitahtı Havana'ya uçacağım.. Uluslararası havalanına gidip check in yaptırdım.. Bilet standında oturan kadın bir uçuş kartımı yarım saatte verdi.. Tek yapacağı şey yer numarası verip bagajı almaktı..
Önce bilgisayarın tuşlarına bastı.. Gözünü ekrana dikti.. Bak Allah bak.. Ayırmıyor.. Sanki karşısına GAP televizyonu çıktı da Erzurum'un Ali Fattik oyununu seyrine daldı..
Sinirlenip "Haydi ama geç kalıyorum.." diye homurdandınız mı yandınız.. İşinizi asla yapmadığı gibi isterse sizi günlerce uçurmaz..
İçimden "Ya sabır!" çekiyorum.. Allah'tan içimden çekmişim.. Sesli çeksem, iniltisinin şiddetinden hava meydanının asfalt pisti dertlenip yarılır..
Kör olmayacası kadın.. Bir de çirkin ki.. Her Meksikalı gibi çirkin olduğunu bilmediğinden, işe gelmeden önce oturup makyaj yapmış..
Tiftik yapağısı saçlarına mor renkli bir kordeladan fiyonk oturtmuş ki tepesinde "konacağı yeri bilmeyen" kelebek misali duruyor.. Yanakları allıklı. Lakin altına astar attığından sıvası kalın duruyor ki güneşe çıktığı an çatlar..
Gözüne makyaj yapmasaydı daha iyi olurdu ama belli ki göz deliklerini "yeri anlaşılsın" diye siyah halka içine almış.. Almasa, gözüne bakacağım diye burun deliklerine bakmanız mümkün..
Dudaklarına kıpkırmızı bir ruj sürmüş.. Bir tek bu ruj, yaptığı işin imajına katkıda bulunuyor.. Kırmızı ruj sayesinde müşteriye "İtiraz edenin kanını emerim.." mesajı veriyor..
Bu kadar dertlenmemin sebebi, bu yer cücesi kadının iş bilmemesi.. Bu yüzden beni yakması..
Havana'ya Cancun üzerinden uçacağız.. Cancun bu Meksika'nın sayfiye yeri.. Transit yolcu olarak orada uçak değiştirip Havana'ya vasıl olacağız.. Kırık dökük İngilizcemle "Cancun'dan ayrıca check in yapıp yapmayacağımı.." sordum..
Sanki soru sormadık da "Allah'ın emriyle peygamberin kavliyle.." kız istedik.. Naz yapıyor resmen..
Bir eyyam düşündü.. Sonra yandaki bankodan birine bir şey sordu.. Adamın verdiği cevabı dinleyeceği yerde tırnağının ojelerine bakıp bir eksiği var mı diye denetledi..
Sonra biletime bir daha baktı.. Pasaportumu istedi.. Oradaki resmime baktı.. Yüzüme baktı.. Yine pasaporttaki resme dalıp gitti.. Bir yerden tanış çıkacağız ya, dur bakalım.. Hayırlısı..
Sonunda konuşmaya karar verip "Hayır.." dedi.. "Check in yaptırmayacaksınız.. İşte Cancun'da kullanacağınız boarding pass kartınız da burada.."
Bu lafları duydum ya! Bu seyahat boyunca bu kadar sevindiğimi hatırlamıyorum.. Karının elinden kurtulmuşum ki aftan yararlanıp hapisten çıkma sevinci yanında kaç para?
Uçağımız hayırlısı ile Cancun'a indi.. Saat 10.30 suları.. Bir saat sonra da Küba'ya uçulacak.. Kartta yazılı A6 kapısını buldum.. Bizi uçağa buradan alacaklar.. Anons yapılır yapılmaz kapıya koşup elimdeki "Boarding pass" denilen kartı görevliye uzattım..
Uzun boylu, nahiye müdürü modeli gözlüklü bir Meksikalı.. Karta baktı baktı "Bu uçağa binemezsiniz.." dedi..
"Ulan aman! Neden ağam? Etme eyleme.."
Meksika City'den ikinci boarding pass kartını almamışız da ondanmış.. Zaten uçak doluymuş..
- Ulan ben binmeyince uçak nasıl dolu olur?
Nuh diyor peygamber demiyor.. Mübarek sanki İsmet Paşamız'ın vergi tahsildarı.. Bir cırtım yumuşama yok.. İnsafından vazgeçtik, gavur imanı bile olmadığından; elinin altında iki üç jandarma olsa bizi diğer yolculara ibret olsun diye falakaya bile yatırır..
Bizim İngilizce de Meksika'daki acuze karının hallerini anlatmaya yetmiyor.. Tek yapabildiğim, mevcut yolcular tek tek önümden geçip uçağa binene kadar elimdeki geçmez "Boarding kartı" sallayıp durmak oldu..
Sallıyorum ki imana gelip "Ayakta gider misin?" diye sorsun.. Son yolcu binene kadar salladım kartımı.. Bazı yolcular da beni şirketin adamı sanıp "Zağar bizi uğurlamaya geldi.." diyerek bana el sallıyor..
Kapıya yakın yerde bir "Snack Bar" var.. Oradaki garson kız da halimi seyrediyor.. Herhalde kendi kendine "Şu bıyıklının amma da çok tanıdığı varmış.." diye düşünmüştür..
Uçak gitti.. Arkasından bakakaldım..
Ah.. Ah! "Sarı pabuç tabanı, görmeyen bilmez yabanı.." demişler.. Bir mahsunluk, bir gariplik çöktü üzerime ki tasvirimi yapmam mümkün değil.. Kesileceğini anlayan devenin kasap bıçağına baktığı gibi bakıyordum her şeye.. Her üç uçaktan birini kaçırmak adetimdir.. Kaçırdığım uçaklardan hiçbiri bana bu kadar koymamıştı..
Gözlüklü Meksikalı ise bana "Bekle" işareti yaptığından bir yere de kımıldayamıyorum..
Adam son yolcuyu selametledikten sonra ancak baktı yüzüme.. "Beni takip et.." diye işaret etti.. Başladık "terminal içinde" dolaşmaya.. Ne kadar memur ahbabı varsa birer birer ziyaret etti..
Kiminin yanında bir cıgara içti.. Kimiyle "Ne olacak bu Meksika'nın hali?" diye söyleşti.. Arada bir göz göze geliyoruz.. Eliyle "Bekle" işareti yaparken, kaşıyla gözüyle "No problem.." işmarı çekiyor..
Yalakalık icabı adama sırıtarak karşılık veriyorum ama içimden de "Yes problem, olsa ne yazar? Ben zaten yanmışım.. Sen gez bakalım gezebildiğin kadar.. Elbet sonunda avarelikten yorulacaksın.." diye geçiriyorum..
Tahminimde yanılmamışım..
Terminal içinde dolanmaktan yorulup beni check in yapılan standa götürdü ve yedi saat sonra kalkacak bir uçak için uçuş kartı verdi..
Cancun Havaalanı'nda yedi saat uzun bir süre.. Kendi kendime "Oturup İspanyolca mı öğreneyim, yoksa Cancun'u mu gezeyim?" sorusunu sordum.. Cancun'u gezme fikri cazip geldi..
İspanyolca'yı başka zaman öğrenirim, dedim ve kendimi ikna ettim..
YARIN: Mesut Yılmaz'a Meksika ziyareti öncesi tavsiyeler.. Diplomatik akıl takviyesi.. İki de neşeli şarkı sözü..