kapat

PAZARTESİ 17 AĞUSTOS 1998

Çetin Altan (e-posta:caltan@sabah.com.tr )

Geceleyin uykusu kaçmış üç-beş kadın

Cemile uykuyla uyanıklık arasında yeniden uyumaya çalışıyordu. İnceden inceye körüklü bir hırıltı yankılanıyordu kulaklarında. Çocukluğunda sık dişli bir tarağa, anneannesinin sigara sardığı tüy hafifliğindeki saydamsı kağıtlardan birini yapıştırarak, ağız mızıkası çalar gibi üflemesini anımsadı... Sigara kağıdı yapıştırılmış sık dişli tarağın çıkardığı ses, belki de çok daha değişikti. Uykuyla uyanık arasında kocasının horultusu, nedense o sesi getiriyordu aklına...

Kalksa; üstüne bir örtü serip, bir de ufarak çerçeveli bir ayna oturtarak, tuvalet masasına benzetmeye çalıştığı, açılır kapanır portatif masadan tarağını alsa ve çocukluğunda yaptığı gibi, tarağa bir kağıt parçası yapıştırıp, taraktan mızıkasıyla kocasının horultusuna cevap verse...

Kocası o anda uyanıp kendisini görse, önce delirdi sanardı. Horultusuyla alay ettiğini anlarsa da, bir iki tane çırpıştırırdı...

Gerçekten uyanmış mıydı, yoksa uyuyor muydu? Ama yanında ıslıkla hırıltı karışımı, alçalıp yükselen horultuyu açık seçik duyuyordu.

Gözlerini açtı...

Mavi örtüsüyle, portatif masanın üstündeki çerçeveli ufarak ayna, içinde hiç bir şeyi yansıtmadan kendisine bakıyordu. Masanın önündeki tahta taburede, yatarken çıkardığı sutyen aşağıya doğru sarkıyordu. Evlendiği zaman annesinin verdiği, kapısı çatlak elbise dolabı, perdesi çekik pencerenin geceden sızan ışıksız aydınlığıyla, umacı bir karanlık çiziyordu.

Kocası uyanık olsa da kendisi uyuyor olsa, uykusu kaçmasının sıkıntısından erkekliğe doğru uzanan bir vakit geçirme çaresizliğiyle, onun uykusuna hiç aldırmadan, orasını burasını mıncıklamaya başlardı...

O niye yanında horlayan erkeğin orasını burasını kurcalamaya kalkamazdı ki?..

* * *

Yatakta doğruldu...

Tuvalete kadar gitse mi, gitmese mi?

Gitmese de olurdu ama, gece yalnızlığında paylaşabileceği tek şey, yine kendi vücudunun yaşadığını kanıtlayacak bir iki hareketiydi...

Tuvalet banyodaydı. Banyo ise eski model uzun kazanlı, alttan yakılan bir sobayla, çifte musluklu çimentodan yapılmış bir kurnadan ibaretti. Kocasının yıkadığı çoraplarını, kurusun diye kurnanın kıyılarına sermişti. İki tanesinin burunları delinmişti.

Uzun etekli pazen geceliğini sıyırarak tuvalete oturdu.

Kocası yine yatak odasında çıkarmıştı pabuçlarını. Odadan çıkarken, ayağı takılmıştı pabucun bir tekine... Niye pabuçlarını yatak odasında çıkarmakta inat ederdi ki bu adam? Birlikte yatmaya hazırlanırken kaç kez kocasının şöyle bir yüzüne bakarak, elleriyle pabuçları alıp kapı aralığına götürmüştü. O akşam kendisi yattıktan sonra gelmişti kocası... Her geç kalışında olduğu gibi, yine içkiliydi...

Onunla evleneceğine, kendisini saklambaç oynarken öpmeye çalışan İbrahim'le evlense, acaba yaşamı nasıl olurdu? İbrahim de top peşinde koşmaktan okulu bitirememişti. Kendisine yazdığı iki aşk mektubunu uzun süre saklamış, nikahtan önce de yırtıp atmıştı.

* * *

Kocasının horultusu banyoya kadar geliyordu.

İbrahim'i bir kez açık hava sinemasına giderlerken, bir kez de dolmuş kuyruğunda görmüştü. Görmezlikten gelmişti. O acaba kendisini görmüş müydü; görmüştü galiba... Evlenmeden önce doğum gününde kendisine kutlama kartı göndermiş ilk ve son erkek de yine İbrahim'di. Köşesinde gaga gagaya iki güvercin resmi bulunan bir kart göndermişti. Ortasına da "Yaş gününde mutluluklar dilerim" diye yazmıştı. Aşk mektuplarıyla birlikte nedense o kartı yırtamamış, annesinin oturduğu evin bodrum katında, içine odun konmuş bir sandığın altına saklamıştı.

Geceliğinin arkasını tutarak tuvaletten kalktı. Sonra bıraktı eteklerini. Kocasının pabuçlarını yatak odasından çıkarmaya gitti...

* * *

Aynı saatlerde Özgül de uyanıktı.

Aynı saatlerde Şenay da uyanıktı.

Aynı saatlerde Jale de uyanıktı.

Aynı saatlerde Nurcan da uyanıktı.

Aynı saatlerde Sevgi de uyanıktı.

Aynı saatlerde Ayşe de uyanıktı.

Aynı saatlerde Çiğdem de uyanıktı.

Hiç biri ötekinin ne düşündüğünü aklından bile geçirmiyordu. Oysa aralarından ikisi, neden kocasının pabuçlarını hep yatak odasında çıkardığını düşünüyordu. Hatta biri yatak odasının gölgeli karanlığında kocasının pabuçlarına bakarken, Van Gogh'un postallarına kaymıştı düşüncesi... Acaba gece uykusuzluğunda o postallara gözleri kayan bir kadın yaşamış mıydı dünyada? Keşke şu süet mokasenlerin yerinde o postallar olsaydı...

Bir tanesi kalkıp bir kadeh konyak doldurmuştu...

Bir tanesi kalkıp okula yeni başlayan kızının üstünü örtmüştü.

Bir tanesi bir sigara yakmıştı.

Bir tanesi ertesi gün öğleden sonra gizlice buluşacağı Erkol'u düşünmüş, sonra ne giyeceğini ve nasıl soyunacağını düşünmüştü.

Bir tanesi de falcının bir gün önce söylediklerini düşünmüştü.

Ve hiç biri, dedemden bana yadigar kalmış olan bir topçu dürbününü düşünmemişti.

Not: 17 yıl önce yazılmış bir yazı... "Kadın, ışık ve ateş" den...


© COPYRIGHT 1998 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Yorum ve önerileriniz için: editor@sabah.com.tr