CUMA 10 TEMMUZ 1998
Sanırım snobluk bende bol miktarda bulunan bir illet. Son günlerde dostlarım bana bu yıl tatile çıkıp çıkamayacağımızı sorduklarında omuzlarımı silkip gözlerimi Karadeniz'in karşı kıyılarına doğru deviriyorum. Olağan bir şeyden söz ediyormuşçasına, "Simferropol yolcusuyuz" diyorum. Ukrayna'nın bu kentini haritada bulmakta en az onlar kadar güçlük çektiğimi ise hiç belli etmiyorum.
Bu yanıtın yetmediği yerde, "Eşim bu kentteki erken Osmanlı dönemine ait surları gezmek istiyor" şeklinde bir açıklama getiriyorum. Sonra da kaçırılmayı tevekülle kabul ettiğimi göstermek için, "Kızımı bile etkilemeyi başardı" türünden cümleler ekliyorum.
Aslına bakarsanız bu küçük maceraya hazır olduğumu pek sanmıyorum. Ama bu yolculuğun benim büyüdüğüm çevrelerde hakim olan tatil anlayışına iyi bir örnek oluşturduğunu yadsıyamam. Bu anlayışa göre tatil, hayatınızda hiç görmediğiniz ilginç yerleri keşfetme heyecanını tatmak, kendinize benzemeyen insanlarla geçici de olsa dostluklar kurmak için çıkılan bir yolculuktur.
Türkiye'nin turizm endüstrisinin içinde bulunduğu acıklı durumu gazetelerden öğrenince üzüntüye gark olmamamın nedeni, bu farklı tatil anlayışından kaynaklanıyor olsa gerek. Yatırımları tehlikeye giren girişimcilerin durumu elbette ki beni üzüyor. Hele her an işsiz kalma olasığıyla karşı karşıya olan sayısız otel, eğlence yeri ya da restoran çalışanlarına acımamak mümkün değil. Ancak açıkça söylemek gerekirse, Türk turizm endüstrisinin alıcısı bulunmayan tatiller üretip sunduğunu öğrenmek beni çok şaşırtmadı.
Rutubetten her tarafı akmış betondan dev bir palas inşa edip bunu, bir yanı kimyevi madde fabrikası, diğer yanı kanalizasyon borularıyla kaplı bir koya yerleştirin. Sonra da bu heyulayı Roma İmparatorluğu'nun alçı heykelleriyle süsleyin. Eserinizi tamamlamak için içine bir elektronik piyano, bir de oryantal dansöz koyun. Ardından da bunu lüks tesis diye sınıflandırıp, derisi güneş görünce kabarıp cırtlak bir pembeye dönüşen İskandinav konukla tıkabasa doldurun. Bu durumda bir yıl sonra doluluk oranlarının düşmeye başlamasından daha doğal ne olabilir ki?
Anlattığım bu tatil köylerinden birkaç gömlek üstün olan Türkiye'deki bir Alman tesisine bir seferinde biz de ailece gitmiştik. O yıl da turizm sektörü krize girmiş, lüks oteller büyük fiyat indirimi yapmak zorunda kalmışlardı. Geriye dönüp bakınca o tatile de Simferopol'e gidişimizi andıran bir ruh haliyle hazırlanmış olduğumuzu farkediyorum. Bu tatil de bizim için farklı bir kültürel olgusuyla karşılaşmak anlamına gelmişti.
Gittiğimiz tatil köyünde yiyeceklerin Alman esir kamplarındakilerden hem daha bol, hem daha lezzetli olduğunu itiraf etmeliyim. Ama ne yazık ki bu tatilden hatırımızda kalan, bulunduğumuz lüks ortamın rahatlığından çok, orada karşılaştığımız güçlükler oldu. (Vardığımız günün ertesinde kızım düşüp dişini kırmış, başka bir gün de deniz kıyısında katil arıların saldırısına uğramıştık.) Tatilin en unutulmaz anısıysa köyün Hamburglu bir konuğuyla yaptığımız bir sohbet oldu. Bu hanım, terbiye sınırlarını aşan bir dille, köydeki Türk konuğunun sayısının fazlalığından yakınıyordu. Biz dahil, bu Türkler'in onun ödediği fiyatın üçte birine aynı tatili yaptıklarını bu hanıma nazikçe anlatmaktan büyük bir zevk duymuştum.
Dünyada günlük yaşam mücadelesi verdikleri çevreden uzak, farklı diyarlara gönül vermiş, her yıl da bu bağlandıkları yerlere dönmekten hoşlanan insanlar bulunduğunu biliyor, onların bu tercihlerini anlayışla karşılıyorum. İnsanlar değişik tutkuları olan yaratıklardır. Kimi kayağa, kimi dağcılığa, kimi de yelkene kaptırmışlardır kendilerini. Bu tutkulu insanlar, bu uğurda para ve zaman harcamaktan hiç kaçınmazlar.
Türkiye'ye gelip biraz dolaştıktan sonra bu ülkeyi biraz daha tanımak isteyenlere de sıkça rastlanır. Ama Marmaris civarında ya da Side'nin bir zamanlar titreyen gölünün kıyısındaki beton kentlere gelip de buralara gönül verenlere rastlanabileceğini hiç sanmıyorum.
Turizm endüstrisinin Türkiye için önemli bir kaynak oluşturduğunu biliyorum. Aynı zamanda bu endüstrinin, modayla kişisel zevklerin oldukça hızlı değişen etkisine oldukça açık olduğundan, planlanmasının da kolay olmadığını kabul ediyorum.
Türkiye'de insanlar hükümeti hep yanlış bir turizm türünü desteklemek ya da yeterince desteklememekle suçlarlar. Ama yanlış yapılaşmanın çözümünün deprem olamayacağı gibi, mükemmel bir dünyada kötü planlanmış bir endüstrinin faturasının iflas ya da işsizlik olmaması gerektiğini de düşünüyorum.