CUMA 10 TEMMUZ 1998
Bizim II. Mahmut, 229 taburluk kendi öz ordusunu, Cami'nin de onayıyla kılıçtan geçirdikten sonra, Mısır'daki yine kendi öz valisine bir güzel yenilip Ruslar'a sığındığı yıllarda; iki Fransız mucit, fotoğraf makinesini icat ediyordu.
Ve böylece ressamlar tarihinde "fotoğraftan önceki dönem" ile "fotoğraftan sonraki dönem" ayrışmaya başlıyordu.
Fransız İhtilali'nden önce Dünya'yı aristokratlar yönetirdi. Belki bir de Katolik Kilisesi...
Aristokrasi uluslar üstü aileler örgütüydü. Prensleri -prensesleri, markileri- markizleri, baronları-baronesleri, kontları-kontesleri vardı...
Katolik kilisesi de uluslar üstü din adamları örgütüydü. Vatikan'da Papa'sı tüm Dünya kiliselerinde kardinalleri, evekleri vardı.
Aristokratlar da uluslar ötesi zengindiler, Katolik Kilisesi de...
Osmanlılar ise aristokrat bir aile olamamışlardı. Saray'ın ne markileri vardı ne markizleri; ne kontları, ne kontesleri...
Ayrıca Osmanlı Hanedanı, Batı aristokratları kadar zengin de sayılmazdı. Egemen oldukları yerlerde ne doğrudürüst yüzlerce odalı saraylar yaptırabilmişlerdi, ne bakımlı büyük bahçeler; ne de o bahçelerde dillere destan olmuş aşklarla, flörtler yaşayabilmişlerdi.
Cami ise merkezi bir örgütlenmenin dışında olduğundan, Katolik Kilisesi'yle kıyaslanamayacak kadar yoksuldu.
Madrid'de Predo Müzesinde'ki Velazquez'lere, El Greco'lara, Murillo'lara, bakarken bunlara benzer şeyler düşünüyordum.
Fotoğrafın olmadığı dönemlerde krallar, kraliçeler, çeşit çeşit soylular bol bol portrelerini yaptırmışlardı onlara...
Kilise de çarmıha gerilmiş İsa'yı, göklerde uçuşan küçük kanatlı melekleri, Hıristiyan Azizleri'ni...
Hem saray aristokrasisi, hem Katolik Kilisesi zengindi ve bu zenginlikten ressamlar da, heykelciler de, müzikçiler de, mimarlar da paylarını alıyorlardı...
Ve olağanüstü evrensel güzellikler yaratıyorlardı.
Halk kitlelerinden kaynaklanan ve kendi kendini tekrarlayıp duran anonim folklor sanatının çok dışındaydı, evrensel aristokrasiyle evrensel Klise'nin evrensel sanatı...
Fotoğrafın icadı aristokrat egemenliğinin de bitimine rastladı.
Katolik Kilisesi'nin de eski görkemli dönemi bir hayli aşınmış ve Vatikan alçak gönüllü bir halklaşma evresine girmişti...
Ressamları, heykelcileri, müzikçileri, mimarları kim ödeyecekti?
Endüstri aşamasından geçmiş ülkelerde, zenginleşen burjuvalar doldurmaya başladı Aristokratların yerini...
Ressamlar da eski portrelerden daha çok manzara resimleri, burjuva yaşamlarından görüntüler, eğlence dünyasıyla ilgili tablolar yapmaya başladılar... Barbizon ekolü çıktı ortaya, empresyonistler çıktı, naivler çıktı...
İspanya gibi, çeşitli nedenlerden ötürü endüstri aşamasını yapamayıp büyük oranda köylü kalmış bölgelerde ise aristokrasinin yerini sivil-asker bürokratlar almaya kalktı.
Onların ise ne sanatı değerlendirecek bir birikimleri vardı, ne de sanatçıları ödeyecek bir zenginlikleri...
Kaldı ki yeni dönem sanatçıları arasında burjuva sınıfının işçi sınıfını sömürmesine karşı olanlar da az değildi; sivil-asker bürokratların köylü taburlarına dayalı katı bir faşiszm yaratmalarına karşı olanlar da...
Hızla palazlanan burjuvazi, sanatçılardaki hırçınlıkları, sınıf çatışmalarını gevşeten demokratik bir gelişim içinde gün günden daha anlayışla karşılamaya başladı...
Burjuvalaşamamış yerlerdeki sivil-asker bürokratlar ise aynı esnekliği gösteremediler ne sanatçılara karşı, ne düşünce adamlarına karşı...
Evrensel aristokrasinin bir sanat atölyesi olan İspanya kanlı kavgalar sonunda sivil-asker egemenliğinin faşizmine geçince, sanatçılar için bir cehenneme döndü...
Ressamlar Paris'e kaçtı, yazarlar Güney Amerika'ya, müzikçiler Dünya'nın her yanına...
Osmanlılar ise zaten resim, heykel ve evrensel müziğin çok dışındaydılar... Onlar da iktidarlarını sivil-asker bürokrasiye bırakınca, yeni egemenler çeşitli yollardan ödedikleri sanatçıları, kendilerinin propagandasını yapmaya mahkum ettiler...
Köylü yığınları ise aynı monotonluğu sürdürüp giden ham bir folklorun dışında, evrensel sanatla zaten hiç tanışmamışdı.
O nedenle kendileriyle bütünleşmeye çalışan yazar ve sanatçılara sahip çıkabilecek bir düzeyde değildiler. Böyle olunca da beylik propagandaların dışına çıkan yazarların ya kafasına odun indirildi, ya hayatları cezaevlerinde söndürüldü, ya kendileri bir ömür boyu süründürüldü...
Franco İspanya'sı bir sanatçı mezbahasıydı. Cevdet Paşa, Faik Paşa, Süleyman Bey gibi kişilerle Türkiye'nin ne olduğu ise 30 yıl önce ki Meclis tutanaklarında kayıtlıdır.