CUMARTESİ 13 HAZİRAN 1998
Bizim kuşak Feraye'yi, "Müzeyyen Hanım'ın kızı" olarak bilir, tanır. Geçen kış aylarının birinde Feraye'ye rastladım. Lokanta yazılarımı okurmuş. "Hocam" dedi, "Tükenmez nasıl yapılır? Köşenizde yazarmısınız?"
Sonra, annesi Müzeyyen Senar için gerçekleştirmek istediği kaset projesini anlattı. Amerika'da Nat King Cole'un genç sanatçılarla yaptığı düetler bir plakta toplanmış. İlgi görmüş, Feraye de annesi Müzeyyen Senar'ın "klasikleşen şarkılarını" günümüzün genç sanatçılarıyla düet haline getirerek kayıt yaptırmayı kafasına koymuş.
Geçen hafta Hasan Pulur Çeşme'den telefonla aradı: "Müzeyyen Senar'ın kasetini alıp mutlaka dinle, çok güzel olmuş" dedi. "Bir Ömre Bedel" ismi ile piyasada satılan kaseti 900 bin lira ödeyerek satın aldım. Diski bu günlerde piyasaya verilecekmiş.
Biz, "Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Münir Nurettin'den Türk musikisi dinleme şansına sahip olmuş" bir kuşağız.
Müzeyyen Senar, 1931 yılında Üsküdar Musiki Cemiyeti'nde okumaya başlayan, 1932 yılında radyoya giren, 1933 yılında gazinolarda sahne alan hanım ses sanatçımızdır.
Zeki Müren dahil çok sayıda sanatçıyı yetiştirdi, ünlü etti. Türk musikisinde tarzı ile, sesi ile, ciddiyeti ayrı bir "ekol" oluşturdu. Usul, adab bilir. Geçen yıllara ve de değişen şartlara ve alışkanlıklara rağmen, "Müzeyyen Senar imajını" ve sesini koruyor.
Feraye'nin projesi çerçevesinde Müzeyyen Senar, unutulmaz eserlerinden "Benzemez kimse sana"yı Tarkan ile, "Geçti sevdalarla ömrüm"ü Fatih Erkoç ile, "Dalgalandım da duruldum"u Nilüfer ile, "Keklik"i Levent Yüksel ile, "Şarkılar seni söyler"i Nükhet Duru ile, "Yanıyor mu yeşil köşkün lambası"nı Ajda ile, "Gülşen-i hüsnüne kimler varıyor"u Sezen Aksu ile, "Sarı kurdelem"i Şebnem ile, "Ormancı"yı Kubat ile seslendirmiş.
Müzeyyen Senar, klasik okuyucu... Saz heyeti ardında olmadan okuyamıyor. Düet kayıtları, günümüzün "playback" (önceden saz kaydı, sonra onun üzerine ses kaydı) düzeninde yapılamamış. Bu nedenle teknolojiyi kullanarak sazlarda udu, kemanı, tamburu gereğinde öne çıkarmak mümkün olamamış. Güçlü sazlar (örneğin def ve zil) müziğe hakim olmuş. Bir de şarkılar arasında geçişler yok. Halbuki Müzeyyen Senar döneminde her şarkı bir taksim ile ötekine bağlanırdı. Bu kadar kusur, kadı kızında da olur.
Müzeyyen Senar'ın "Bir Ömre Bedel" isimli kasetini alıp dinleyiniz. Ben kızı Feraye ile yaptığı düetten etkilendim. Müzeyyen Senar "Ferahi" isimli Muğla Zeybeği'ni pek severdi. "Ferahi Efsanesi"ne göre, ağa kızı çobana aşık olur. Ağa, kızını çobana vermez. Kız kaçar. Bu zeybek havasını çok seven Müzeyyen Senar kızına "Feraye" adını verdi. Kasette "Ferahi" zeybeğini "Feraye" başlatıyor. "Feraye'dir benim adım, Feraye'dir yar yandım anam..." Sonra ana kız söylüyor.
Geldik Feraye'ye verdiğimiz söze... Kaset yazısını "Tükenmez" tarifi ile bitirelim.
Efendim bizim Anadolu'da eski yıllarda öyle Coca Cola, Pepsi Cola gibi "aile içkileri yoktu"... Anadolu insanı, boza, şıra, vişne suyu veya şerbet içerdi. Buzdolabı da yoktu. İçecekleri küpte saklar, küp sıvıları nisbi (göreceli) olarak soğuk tutardı. Tükenmez, Anadolu'da ve de İstanbul'da yerleşik ailelerin içkisiydi. Mutfakta veya avluda dibi musluklu küçük bir küp dururdu. Üzeri beyaz tülbent örtülü, tülbentin üzerinde bir tahta kapak ve onun da üzerinde bir taş parçası konulurdu. Küp temiz su ile doldurulur, sonra içine kabukları soyulmadan dört parçaya ayrılmış muşmula, ayva, elma, armut atılırdı. Bunların yaşını bulmayan kurusunu, atardı. Yaşı ile birlikte kurusunu da atanlar olurdu. Bazı kimseler bir kaç avuç vişne yaprağını, bir kaç avuç ıhlamuru, bir iki diş karanfili de ilave ederek lezzeti farklılaştırırdı. Bana "Tükenmez" tarifi veren Düzce'den Gülden Kuyumcu, şekerden sözetmedi ama İstanbul'dan İnci Kademoğlu isimli okuyucum suya toz şeker de ilave edildiğini belirtti.
Fıçıdaki karışım beş veya on gün sonra (fışlar) "fermente" olur, katkı maddelerine göre farklı lezzette bir "şıra" oluşur. Musluğu açarsanız bardaklara şırayı doldurursunuz. Küpten akan şerbeti içenler "Ohhh... Buz gibi... Ölmüşlerin canına değsin!.." der. Her seferinde musluktan akıtılan şıra kadar küpe yukarıdan su katılır. Böylece küpün içindeki şıra mevsim boyu tükenmez. İşte "tükenmez" budur.