kapat

ÇARŞAMBA 27 MAYIS 1998

Hıncal Uluç (e-posta:uluch@sabah.com.tr )

Manisa cennetinde bir gün..

Celal Bayar Üniversitesi, İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi'nin Manisa kampusu imiş 4 yıl öncesine kadar. Her Mayıs ayında bir spor ve kültür festivali düzenliyorlar..

Bu festivalde bir sohbet için davet ettiler beni..

Yemyeşil bir vadiden yemyeşil bir kente girerken, Üniversitenin iki kampüsünden ilkine saptık.. Orada bir yorgunluk kahvesi.. Sonra çıktık kente.. Sohbet öncesi iki saatimiz var..

"Gülcemal" dediler gençler.. Gülcemal ünlü Manisa Kebabı'nın en iyi yapıldığı yermiş kentte.. Tatar Kebabı imiş aslı.. Tatarlar getirmiş yıllar önce kente.. Sonunda Manisa Kebabı olmuş çıkmış..

Kebab geldi önüme kondu.. Utanmasam "Ben bunu yiyemem" diyeceğim.. Kebab, geniş bakır sahandaki tereyağı içinde yüzüyor..

Yağı unutalı yıllar olmuş.. Biraz yağ gördüm mü tabakta, daha tatmadan tıkanıyorum.

Ama öyle keyifle getirdiler ki gençler beni.. "Ölüm yok ya sonunda" dedim, onların keyfini bozmamak için.. Ve sonra sildim süpürdüm.. Böyle bir tereyağı olmaz.. Bu ne hafifliktir..

Halis tereyağının tadını unutmuş gitmişim.. Manisa'nın o yemyeşil kırlarında, hiç suni yem yemeden, hiç hormon almadan süt verince hayvanlar, tereyağı böyle tüy gibi oluyor.

Üstüne bir kaşık da nefis sakızlı sütlaç..

Dediler ki "Kahve Ayni Ali'de içilir.."

Öylesine doymuşum ki..

Ayni Ali bir Bektaşi Dedesi.. Ayni zamanda maliyeci.. İlk bütçeyi yapanlardan kentte.. Ayni dediğimiz, tıpkısı amlamında değil.. Hani maddi değil de ayni derler ya.. Karşılığı mal anlamına.. İşte o Ayni, Ali Dede'nin adı.

Yığınla parktan biri.. Nefis iğde ıhlamur kokuları içinde.. Bir köşede Ayni Ali Türbesi.. Öbür köşede Ayni Ali Kahvesi.. Kahve dediysek, bir antikacı dükkanı.. Tarihin içine giriyorsunuz..

Hani kahve içecektik ya.. Bir baktım önde bir koca kazan.. Nohutlu ve tavuklu pilav pişiyor içinde.. Her Cuma pişermiş.. Hayret.. Bedava..

"İlle tatmalısın" dediler.. Küp gibi doymuşum ama nohutlu pilavı görünce akan sular durur. Onlar uzatmasa ben isteyeceğim.. Bir tabağı sildim süpürdüm.. Nefis.. Hem de nasıl nefis..

Etrafa bakıyorum. Bu kadar lezzetli bir pilavı İstanbul'da bedava dağıtsalar, ne cam kalır, ne çerçeve.. Ne kazan, ne kepçe.. Bu Manisalılar'ın gözü tok.. Üç beş kişi var etrafta, gelip pilav alıp yiyen..

Harika bir sade kahve içiyorum, patron geldi.. "Bizim çok özel 15 baharatlı bir çayımız var" dedi..

"Akşam üzeri" dedim.. "Akşam üzeri buraya gene geleceğiz."

Manisa'ya Cuma devam edeceğiz.

Sezen İzmir'le barıştı!..

Nasıl harikaydı Sezen.. Nasıl keyifliydi.. Sebebsiz değildi keyfi.. Memleketi İzmirle barışıyordu.. Hasta hasta sahneye çıktığı ve programını tamamlamaya çalıştığı bir gece, bir gurup hoşgörüsüz yuhalamıştı onu Fuar'da.. "Beni kendi memleketimde nasıl yuhalarlar" demiş, küsmüştü..

İzmirli 13 yaşındaki böbrek hastası küçük Sezen Aksu'ya yardım amacı ile İzmir'e giderken, bu küskünlüğü de bitiriyordu..

İzmirli genç işadamları düzenlemişlerdi geceyi.. Sekiz yıllık bir dernek bu.. Sekizinci yıllarını iki Sezen'e ayırmışlardı. Biri, öbürü için söyleyecekti.

Sezen İzmir'e, ben İzmir Hilton'a kırgınım. Gece orada, bana da yer ayırmışlar. Kalmadım. Büyük Efes'e gittim.

Niye kırgınım.. O zaman Galatasaray Yönetim Kurulu üyesi genç bir arkadaşım anlattı. Kız arkadaşına otelin rufundaki barda randevu vermiş..

Kıza kapıda tam bir telekız muamelesi.. İsim vermiş, "Bekliyor" demiş, "Telefon edin" demiş.. Hayır.. Hanımlar bu otele yalnız giremezlermiş..

İzmir Hilton'un kapısındaki bu küstahlık, mesela Amerika'da herhangi bir Hilton'da yapılsa, feministler Amerika'yı Hilton'un başına yıkarlardı..

Dünyanın en ünlü Hiltonlarından biri Beverly Hills'te, bütün gece otelin lobisinde oturan hatunları otel görevlilerinin nasıl ve kaça sattıklarını bana anlattırmasınlar..

Amerika'da fahişeye hanımefendi, Türkiye'de hanımefendiye orospu tavrı.. Bunun izahı var mı, bu ülke insanını adam yerine koymamak dışında..

O gün bugün Hilton'a adım atmadım İzmir'de.. Sezen olmasa gene atmazdım da..

Gala yemekli olduğu halde, Hilton'da herhangi birşeye el sürmemek için yemek yiyip gittim gene de..

Bir yanda oturuyorum, bir yanda Sezen'i merak ediyorum. Uçağı rötar yapmış beş saat hava alanında beklemiş. İner inmez doğru prova.. Dinleniyormuş.. Artık ne kadar dinlenebilirse..

Yıllarca Modern Folk Üçlüsü'nün menajerliğini yaptım. Sanatçıların en korktuğu geceler böyle galalar, balolardır. Buradaki davetliler, kasım kasım kasılmak, gürültü ile birbirleri ile sohbet etmekten, sahneyle ilgilenmezler bile.. Sanatçı kahrolarak yapar programını..

Ama İzmirli Genç İş Adamları ve aileleri nasıl sıcak karşıladılar Sezen'i.. Sıcaklıkları ile nasıl mutlu ettiler görmenizi isterdim..

Nasıl keyiflendi Sezen.. Nasıl keyifle söyledi, en eskisinden en yenisine şarkılarını..

Hele o unutulmaz "Kalbim Ege'de kaldı"ya "Ah bir ataş ver, cigaramı yakayım" diye bir zeybek eklemedi mi, finalde?..

Görmeliydiniz salonu..

Sezen İzmirle barıştı, ama bu barış henüz mühürlenmedi.. Egeli Genç İş Adamları'nın galasına, İzmir'in kreması geldi..

Oysa onu asıl İzmir halkı özledi..

Ege Tv Genel Müdürü Erol Yaraş'ı gördüm galada.. "Bütün sponsorlar hazır.. Cumhuriyet Meydanı'nda halka açık, binlerce İzmirliyi bedava toplayacak konser Sezen'in 'Evet'ini bekliyor Hıncal Ağabey" dedi..

Bir "Evet" ver Sezen.. Ah bir evet ver, ben de cigaramı yakayım!..

İnsanlar!..

40 yıllık dostlarım, daha düne kadar beni görünce yanıma koşanlar nasıl baştan savma bir selamla geçiyorlar, görmezden geliyorlar!.

Sebeb?..

Şamdan dergimiz var, pazarları yayınlanan.. Orada yarı şaka, eğleniyoruz pazarları, ünlü kişilerin kıyafetlerini eleştirerek. Tamamen kişisel değerlendirmelerimizle, beğeniyor, beğenmiyoruz..

"Bunu niye yapıyorsun" diyenler vardı, bana yakıştıramayarak. Çok hafif bularak.. Hayat çok ciddi ya.. İlle asık suratlı olmak gerek ya..

İyi ki yapıyormuşum.. Gerçek dostlarımı bu sayede ayırmaya başladım..

Bir elbisesini beğenmedim diye bana sırtlarını dönenlerin amacı meğerse benim kalemimi kullanmakmış.. Benimle dost olurlarsa onları eleştirmem sanıyorlarmış. Bakıyorlarki eleştiriyorum.. "Haydi eyvallah!.."

Böyle bir dostu kaybettiğime üzülmüyorum. Çünkü dost kaybettiğime inanmıyorum. "Beni kullanmak isteyen biri daha açığa çıktı" deyip geçiyorum..

Hiç kimse dostum, akrabam diye kendisini ayrıcalıklı sanmasın.

O zaman eleştirdiklerimin günahları sadece bir şekilde benimle tanışmamak olurdu.

İki.. Ben çok sevdiklerimi daha çok eleştiririm. Daha mükemmel olsunlar diye..

Kara Para!..

"Kara para evvelden kumarda aklanırdı, şimdi sporda aklanıyor" diyorlar..

Futbolcuların aldıkları trilyonlar karşılığı, gelir vergisi ödemeyişleri kamu vicdanını rahatsız etmeye başladı.. Bir şey daha etmeye başladı..

Bu paraları kimler veriyor?.. Bu paraları verenlerin mesela geçen yıl ödedikleri vergiler ne?..

Bu milyonlarla doların kaynağı ne?.. Klüplerin boğazlarına kadar borçta olduğu bilinirken..

Perşembe akşamı 21.05 te NTV'de bir ekonomi programı varmış.. Onun anonslarını izlerken aklıma geldi bu sorular..

Bakalım, bu iddialı program, medyanın nedense üstünde hiç durmadığı bu çok kritik, sanki tabu konuya ne derece açıklık getirecek?.

Kaynağı bilinmeden verilen ve vergisi ödenmeden alınan trilyonları spor dünyası "S" geçerken işe ekonomistlerin el atması da ilginç!..

BİZİM DUVAR

Son günlerin en büyük yalanı; "Ben Baykal'ın ne yapmak istediğini anladım."

SEVDĞİM LAFLAR

"Yaşamaya başladığımı anladığım zaman, o zaman ölmeye başladığımı anladım."

Kopernik (Teşekkürler Ali)

KARADENİZ'DEN

Fadime kumar oynuyormuş. Temel de arada sırada gidip soruyormuş:

-Nasıl gidiyor kanaryam?

-Kaybediyorum.

Bir müddet sonra yine:

-Nasıl gidiyor güvercinim?

-Kaybediyorum

Bu konuşma bülbülüm, serçem diye devam edince Cemal sormuş,

"Neden karına hep kuş isimleriyle hitap ediyorsun?"

"-Bu kadar kişinin içinde kuş beyinli diyemem ya!" diye fısıldamış Temel.


© COPYRIGHT 1998 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Yorum ve önerileriniz için: editor@sabah.com.tr