ÇARŞAMBA 27 MAYIS 1998
Geçen hafta içinde bir sabah Çırağan Sarayı Kempinski Otel'de bir işim vardı. Saat 10.00 sıraları falandı. Saray bölümünden girdim, açık otopark için giriş kartımı aldım, tam arabamı bırakmak için bomboş duran paryerine sapacaktım ki, kapıdaki görevli seslendi "O tarafa gitmeyin, sağ tarafa park edin" diye. tabii "Neden?" diye sordum. "Orası protokola ayrıldı" cevabını verdi. Protokol dediği yer bomboş duruyor ve bilenler bilir, en az 100 arabalık yer var. Ben de ister istemez "Hangi protokol?" sorusunu sordum. Meğer öleden sonra bir toplantı varmış, belediye başkanı, vali, ordu komutanı falan gelecekmiş. Bu nedenle taaa sabahtan o parkı boş tutuyorlarmış. Ben de, galiba vaktim vardı biraz, inat ettim: "Burası özel bir otel. Ben müşteriyim, paramla bir hizmet alacağım. Protokol diye koca parkı boş tutup bizi de 500 metre yürütemezsiniz" dedim.
Görevli adeta yalvarıyor "Lütfen bize yardımcı olun" diye. "Neden olacakmışım, asıl siz bana yardımcı olun, niçin 500 metre yürüyeceğim" diye direttim. Sonunda ne sağa ne sola değil, ortadaki bir boşluğa bırakıp, 500 yerine 250 metre yürümeye karar verdim. Oteldeki işim birbuçuk saat sonra bitti. çıktığımda "protokol" zevatı henüz yoktu ve park bomboş duruyordu hâlâ.
Şimdi, bu yazıyı kesinlikle kızdığım için yazmıyorum. Sadece bir mantığı açığa çıkarmak istiyorum.
Çırağan kempinsk Alman yönetimindeymiş, ya da Genel Müdürü Alman. O Alman Müdür'e sormak lazım, Almanya'nın herhangi bir kentindeki Kempinski Oteli'ne parasıyla gelen bir müşteriye aracını bomboş park yerine koydurtmayıp "Burası protokol" diyerek 500 metre yol yürütebilir mi? Böyle bir şeye cesaret edebilir mi? Eğer etmeye kalksa onu orada bir gün tutarlar mı?
Ama burası Türkiye. O Alman, özel bir kuruluşun başında olduğu halde "resmi devlet dairesi" mantığını taşımayı kendinde hak görüyor.
Diyeceksiniz ki "yazıyorsun da ne olacak, o kafa değişmeyecek ki?" Çok haklısınız da, yapabileceğim tek şey var. O Alman kaldığı sürece bu otele, çok zorunlu olmadıkça gitmem, tanıdığım kimselere de "zorunlu değilseniz boşverin, başka bir yere gidin" derim.
Ukrayna gezisinin dönüş tarihi benim yazı günleriyle çakışınca, bazı notları iletmekte geciktim. bu nednel biraz geç de olsa bu ülkeyle ilgili izlenimleri parti parti sizinle de paylaşmak istiyorum.
Demirel'in gezisinin son günü, aslında Türkiye'deki siyasi gelişmeler, sel felaketi ve CHP Kurultay'ı nedeniyle Türkiye Gazetesi ve Kanal D hariç gereken ilgiyi pek göremedi. Oysa sanıyorum Demirel Kırım'da son yılların en önemli "Dış politika" hamlesini yerine getirdi.
Kırım "acılı" bir bölge. Buradaki Tatar Türkleri İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlarla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle dönemin Sovyet Lideri Stalin'in emriyle dev ülkenin en ücra köşelerine sürgün edilmişlerdi.
Kırım Tatarları daha önce de Çarlık Rusya'sının baskısı altındaydılar ve o günlerin siyasi ortamı nedeniyle Osmanlı'dan gereken desteği bulamadılar. Bundan 200 yıl önce "gayrıresmi" olarak buraya giden Enver Paşa dışında hiçbir Türk devlet adamı bu topraklara ayak basamamıştı.
Bir ulus için en acı olay toprağından, evinden sürülmek, ayrı bırakılmaktır. Ama Kırım Tatarlar'ı yılmadan mücadele ettiler. Topraklarına dönebilmenin savaşını verdiler. Taa ki Sovyet sistemi yıkıldı, ancak o zaman dünya da seslerine kulak vermeye başladı. Türkiye devletinin de sıkı takibi sonunda Ukrayna devleti Kırım Tatarları'nın topraklarına geri dönmesine izin verme aşamasına geldi.
İşte Demirel'in gezisi ve 200 yıl sonra ilk kez bir Türk devlet adamının Kırım topraklarına ayak basması bu açıdan çok önemliydi.
Simferepol kentine 30 kilometre uzaklıktaki Bahçesaray bölgesine gittiğimizde, gördüğümüz manzarayı anlatmak gerçekten çok zor. Yüzlerce Kırım Tatarı ellerinde Türk bayrakları Demirel'i karşılıyordu. "Hoşgeldin Baba" diye bağıran genci yaşlısıyla Kırım Tatarları gözyaşlarını tutamıyordu. kolay değil, neredeyse iki asır sonra ilk kez kendi benliklerine kavuşabilecekleri umudunu taşıyorlardı artık.
Demirel'in konuşması çok dokunaklıydı. Demirel "Size elimizi uzatamadık, o zamanların şartları başkaydı, ama çok mahçubuz" derken, yanılmıyorsam ilk kez bir başka ülkenin topraklarında "Türkiye'nin özürü" de dile gelmiş oluyordu.
Yine Demirel "Sizleri topraklarınızdan sürdüler, dört bir yana dağıttılar, biraraya getirmediler, bu zalimliktir, gaddarlıktır, ayıptır" derken de yine ilk kez bir başka ülke topraklarında açık bir tepkiyi dile getiriyordu.
Kırım Tatarları şimdi çok umutlu. Dört gözle Türkiye'den gelecek desteği bekliyorlar. Demirel Kırım Tatarları'na "Bağlı oldukları ülkenin vatandaşlığını iyi yapmalarını, çok çalışmalarını ve Türk gücünü dünyaya göstermelerini istedi. Demirel'in sesi titriyordu ve belli ki çok duygulanmıştı.
Çok ilginç bir gündü. Unutmak mümkün değil.
Ne komik olaylar yaşıyoruz. Ecevit Şanlıurfa'da otobüsüne mazot arıyor ama fatura da istiyor elbette. Benzinci de "Vermem" diyor. Adamın kulağına eğiliyorlar "Ama fatura isteyen Ecevit, bir de Maliye Bakanı var yanında, başını belaya mı sokacaksın?" diyorlar. Benzinci cevap veriyor "Clinton olsa bile fatura vermem." Demek ki, Amerikan Başkanı'nın, Şanlıurfalı nezdindeki itibarı bizim liderlerden daha fazla, ki o bile sökmüyor istenilen karşısında. Çünküsü basit, benzinci akaryakıtı fatura ile almıyor "kaçak" geleni kullanıyor. Nasıl fatura versin? Ayrıca "kaçak akaryakıt" gelişi bizzat devlet tarafından teşvik edilmiş. Ama galiba bundan Başbakan Yardımcısı'nın ve Maliye Bakanı'nın haberi yok. Haberi yok ama sistem böyle işliyor ve Petrol Ofisi'nin açacağı soruşturma sadece o benzinciyi zora sokmaktan başka işe yaramayacak. Türkiye gerçeklerini bilmeden hükümet etmek zor zenaat.