PAZARTESİ 11 MAYIS 1998
Bu köşede yazı yazmaya başlayalı neredeyse iki yıl olmasına rağmen şimdiye kadar polemiğin cazibesine kapılmamayı başardım. Ancak şimdi anlayışınıza sığınarak bana yöneltilen bir saldırıyı yanıtlamak istiyorum.
Saldırı, hiç tahmin etmediğim bir yerden, seceresi ve üslubuyla gerçekten de basın dünyasında farklı bir yeri olan Cumhuriyet Gazetesi'nden geldi. Saldırıyı gerçekleştiren kişi Hikmet Çetinkaya. Geçen günkü köşe yazısında bana İngiliz deme cesaretinde bulundu. Bu yalanı gazetesinde basmadan önce anneme telefon edip bilgisinin doğruluğunu kontrol etme zahmetinde bulunsaydı böyle bir iftiracı durumuna düşmekten kurtulurdu. Bu iftira, arkasından gelen, "Türkiye'de bir gazetemizde de sapla samanı karıştıran yazılar yazıyor" şeklindeki suçlamasını oldukça garip kılıyor.
Hikmet Bey'e haksızlık etmek istemem. Sanıyorum ona göre İngiliz nitelemesi, kişinin pasaportunun renginden çok kafa yapısına işaret ediyor. Hikmet Bey'in bu nitelemeyi, Erbakan'ın konuşmalarında sık sık geçen mason sözcüğünün işlevine benzer bir şekilde kullandığını fark ediyorum.
Hikmet Bey'e göre ben, "Türkiye'de zinde güçlerin Müslümanlar'la ve Kürtler'le mütabakat yapmak zorunda" olduğuna inanan bir kesim yabancı basın mensuplarının tipik bir örneğini teşkil ediyorum. Hikmet Bey'in yazısının başlığı "Demokratlar..." sözcüğünün arkasına dizilen meşum üç küçük nokta işareti, sözünü ettiği kişilerin gerçek değil, sahte demokrat olduğunu göstermek görevini üstlenmişler. Tayyip Erdoğan sahte bir demokrat. Tayyip'e arka çıkan Andrew Finkel de sahte bir "liberal demokrat."
Hikmet Bey'in ileri sürdüğü gibi Tayyip Erdoğan'ın bir demokrasi kahramanı olduğunu hiçbir zaman söylemedim. Yaptığı şey, demokrasiyi insanlara hiç değilse aklından geçenleri başkaları tarafından beğenilmese de söyleme hakkı tanıyan bir sistem olarak tanımlarsak, Tayyip Erdoğan'ın görevden alınmasının Türkiye'de bu sisteme inananlar için çelişkili bir durum yaratabileceğini ima etmekti. Demokrasilerde insanlar kötü de olsa, kafiyesi de tutmasa, şiir okuyabilirler mi, okuyamazlar mı? Hikmet Bey'in iddia ettiği gibi bir devletin şiddete başvuranlarla mücadele etme hakkını sorgulamadım. Ancak, şiddet kullanma suçu işleyemeyenlere, hatta suç bile işlememiş olanlara şiddet uygulayan bir devletin kendi vatandaşlarının ve uluslararası topluluğun nezdinde meşruiyet kaybına uğrama riskiyle karşı karşıya kalması bana çok doğal görünüyor.
"Türkiye Güneydoğu'daki savaşı sona erdirme yönteminin cezasını uluslararası platformlarda ödemeye devam ediyor", diye bir cümle yazdığım için saldırıya uğruyorum. Ne ilginçtir ki köylülere kendi dışkılarını yediren çavuşun bu davranışını korkmadan kamuoyuna duyuran Hikmet Bey'in kendi gazetesiydi. Dava, Avrupa Adalet Divanı'na kadar gitti, sonunda da Türkiye suçlu bulundu. Tunceli'de ordunun evleri yakıp köyleri boşatmalarını haber yapan gazetelerin başında yine Cumhuriyet bulunuyordu. Ordu bile Güneydoğu'da vatandaşların güvenini kaybettiğini, bunun sorun yarattığını fark etti, ardından da bir strateji değişikliğiyle bir süredir yerel halka daha iyi davranmaya başladı.
Evrenin sonsuzluğunu, Avrupa'daki din savaşlarını, ya da Hegel'le Kant arasındaki farkları öğrencilerine anlatmaya çalışırken sınıfa bakıp üçüncü sırada başını bir bez parçasıyla örtmüş olan kızı fark eden bir üniversite profesörüne Hikmet Bey'in ne önerdiğini merak ediyorum doğrusu. Profesör bu genç kızın bilgi edinmeye değer bir kimse olmadığını söyleyen yönetmeliğe uymalı mı? Bu, gerçek bir çelişki değil mi? Bana göre bu genç kız kahraman değil, kuşağının büyüklerinin ahlak değerlerini sorgulama sorumluluğunu taşımaya çalışan bir kimsedir. İkna edilmesi gereken kişi de odur.
Ben aslında İngiliz değilim, ama yıllarca İngiliz gazete ve dergilerine yazı yazdım. Bu zaman içinde okurlar kimi zaman yazdıklarımdan ötürü beni şikayet ettiler, ancak şimdiye kadar hiç kimse bir yabancı olarak İngiliz gazetesinde ne işim olabileceğini sormak gereğini hissetmedi. The Times Gazetesi'nde benim selefim bir Türk'tü. Gazete çalışanlarından İngiliz olanlara "bizim yazarlarımız", geri kalanlara da burnunu başkasının işine sokan yabancılar demek henüz kimsenin aklına gelmedi.
Gerçek bir İngiliz olan 18. yüzyılın alimlerinden Dr. Samuel Johnson, "Bir alçağın son kalesi vatanseverlik" demişti. Dr. Johnson bugün yaşasaydı, akılsız milliyetçilik kolayca kırılabilen bir evrende yaşayanların son kalesidir diyebilirdi. Böyle bir milliyetçilik kartondan yapılmış bir sipere benziyor. Işığın girmesini engelleyecek kadar kalın, ama güçlü bir rüzgara dayanamayacak kadar da zayıf ve çelimsiz.