PAZARTESİ 11 MAYIS 1998
Hem de bir devlet bakanı, Türk futbolunun temeline dinamit koyacak bir tasarıyı imzaya açtı. Cumhuriyet'in 75. yılı dolayısı ile küme düşme kaldırılmalıymış..
Küme düşme ceza mı ki, af çıkıyor?..
Bu kafa yüzünden futbol sahaları sezon sonlarında arenaya dönüyor. Kan gövdeyi götürüyor. Küme düşülür, çıkılır. Bu sporun doğal sonucu..
İşte geçen yıl ikinci kümeden gelen Kaiserlautern bu yıl dünyanın en zor liglerinden birini, Almanya şampiyonluğunu kazandı. Düşmek bazen, böylesine itici güç olabiliyor üstelik. Bizde bu futbol cinayeti sessiz sedasız bir oy avcılığı için tezgahlanırken spor medyasının sessiz kalışını anlamak mümkün değil..
Hadi bunlar oy peşinde... Ya sizler nerdesiniz, spor sayfası, spor programı yöneticileri?.. Anlı şanlı yazarlar...
Bu tasarıyı lanetlemek "Buna imza koyan bakan, oy veren milletvekili vatan hainidir. Yüce Divan'a gitmelidir" demek için ne bekliyorsunuz?..
Türkiye Spor Yazarları Derneği, Profesyonel Futbolcular Derneği ve Türkiye Futbol Vakfı çok şerefli bildiriler yayınlayarak, bu cinayeti lanetlediler.
Bu gece NTV'de, Hürriyet'ten Turgay Şeren (Aynı zamanda Futbol Vakfı ve Futbolcular Derneği Genel Sekreteri) ve Atilla Gökçe ile, (Ayni zamanda Türkiye Spor Yazarları Derneği Başkanı) bu konuyu konuşacağız... Ülkesini seven milletvekilleri, bakanlar, eğer bu çirkin yasa çıkarsa durdurma durumunda olan cumhurbaşkanı da izlesinler lütfen!..
Herkes izlesin.
Bu cinayet, teşebbüs düzeyinde iken önlenmelidir.
Bu nefis hikâyenin ingilizce aslını Ahmet Eker adlı okuyucum e-mail'lemiş. Uslubuna mümkün olduğunca sadık kalarak tercüme ettik.
Fırtına apansız bastırınca koca gemi bir anda denizin dibini boyladı. Adam ıssız bir adanın ıssız sahilinde gözlerini açtı. Ne gelen vardı ne giden... Ne araç vardı ne gereç... İstersen muz ve hindistan cevizi, istemezsen muz ve hindistan cevizi...
Hayatı boyunca evi dışında beş yıldızlı otellerden başka yere adımını atmadığından bir süre ne yapacağını bilemedi... Sonra dört ay boyunca muz yiyip hindistan cevizi suyu içti, geçmişte kalan o güzel günleri düşünerek gözlerini denize dikip kendisini kurtaracak gemiyi beklemeye koyuldu.
Bir gün sahilde uzanmış yatarken, gözünün ucunda bir hareket hissetti. O da ne? Bir sandal ve kürekte o güne dek gördüğü en müthiş kadın... Son sürat geliyor... İnanamadı...
"Nereden geliyorsun?" diye haykırdı, "Buraya nasıl geldin?"
"Adanın öteki tarafından..." dedi kadın, "Gemi batınca oraya çıktım."
"Ne şans, benden başka kimsenin kurtulduğunu sanmıyordum. Kaç kişisiniz? "Başka kimse yok... Sadece benim... Sandal da gemiden değil. Gemiden çöp yok..." Adamın aklı karıştı..
"O halde sandalı nereden buldun?
"Basit" dedi kadın "adada bulduğum malzemeyle yaptım... Kürekler sakız ağacı... Zemini palmiye dallarından ördüm, yanlar okaliptüs..."
"Ama, ama bu imkânsız.. Aletlerin yok... Nasıl becerdin?"
"Pek de sorun olmadı. Öteki tarafta sıradışı bir alüvyon kaya oluşumu var. Fırında belli dereceye ısıtılınca işlenebilir yumuşaklıkta demir elde ediliyor. Alet yapmak için kolayca kullandım... Boşver bunları. Hadi göster, nerede yaşıyorsun?"
Bön bir ifadeyle orada yaşadığını itiraf etti adam... Aylardır oracıkta sahilde yatıp kalktığını...
"Öyleyse bana gel... Benim yerime..." diyerek kadın küreklere asıldı.
Birkaç dakika sonra küçücük bir iskeleye yanaştılar... Adam sahile göz atınca az daha sandaldan düşüyordu. Mavi beyaz boyalı kulübeyle iskele arasına taş döşeli bir yürüme yolu bile yapılmıştı. Eve girerlerken kadın omuzlarını silkti, "Pek rahat sayılmaz ama ben yine de ev diyorum işte... Otur lütfen... Bir şey içer misin?"
"Hayır, hayır teşekkürler..." dedi adam... Şaşkınlığını hâlâ üzerinden atamamıştı. "Daha fazla hindistancevizi suyu içemeyeceğim artık... Tahammülüm kalmadı..."
"Hindistancevizi suyu değil ki... İmbiğim var... Pina Colado'ya ne dersin?"
Adam hayretini gizlemeye çalışarak ikramı kabul etti. Kanapeye oturarak sohbete daldılar... İkisi de birbirlerinin hayat hikâyesini dinledikten sonra kadın "Üzerime rahat bir şey giyeceğim" diyerek ayağa kalktı "Duş yapıp traş olmak ister misin? Üst kattaki banyo dolabında jilet var..."
Artık sorgulamaktan vazgeçmişti... Banyoya girdi... Dolapta kemik bir sapın içine sıkıştırılmış oynak mekanizmalı iki deniz kabuğundan yapılma ustura onu bekliyordu... "Bu kadın inanılmaz" diye mırıldandı... "Bakalım bundan sonra ne var?"
Dönüşünde kadın onu gardenya kokuları içinde, stratejik bölgeleri üzüm yapraklarıyla örtülü olarak karşıladı... Sadece üzüm yaprakları ve yanına oturmasını istedi... Sonra yavaşça sokularak fısıldadı...
"Söyle bana... İkimiz de uzun süredir bu adadayız... Çok yalnız olmalısın... Eminim şu anda yapmak için kıvrandığın bir şey var... Hani burada tek başına geçirdiğin aylar boyunca en çok yapmak istediğin... Anlıyorsun değil mi?"
Gözlerinin içine bakıyordu..
Adam duyduklarına inanamadı.. "Yani"... dedi, "buradan e-mail'imi kontrol edebilir miyim?"
Bu Deniz'i anlasa anlasa, Seyir Hidrografi ve Oşinografi Dairesi, anlar.