PAZARTESİ 11 MAYIS 1998
Vatandaş, politikacıya güvenmiyor.
Başka?
Saygı duymuyor.
Başka?
Politikacıyı dinlemiyor.
Başka?
Söylediklerine kulak asmıyor.
Başka?
Ona, sadece kendi avantası peşinde koşan bir kişi olarak bakıyor.
Başka?
Onu, devletin kaynaklarını hortumlayan, hortumlamaya aracılık eden bir kişi olarak görüyor.
Öyle mi değil mi? Ne yazık ki öyle.
Uçurum...
Vatandaşla politikacı arasındaki uçurum gitgide derinleşiyor. Siyasi partilerle toplum birbirinden hızla kopuyor. Partiler halkın gözünde menfaat ortaklıkları olarak görülüyor.
Kamuoyu araştırmaları yıllardır bu acı gerçeklere işaret ediyor.
Politikacılar, partiler, bir bütün olarak siyaset kurumu, toplumun itibar sıralamasında en altlara düşmüş durumda.
Kararsız ve kayıtsız seçmenlerin oranı sürekli yükseliyor.
Demokrasiye olan güveni sarsan acı bir tablo bu...
Böyle bir tabloya ışık tutmak kimilerini rahatsız edebilir. Bazı politikacıları kızdırabilir de...
Aslında herkesin malumu olan bu tabloyu bir kez daha gözler önüne getirmek kesinlikle demokrasi dışı özlemlere yeşil ışık yakmak ya da rejime dönük müdahale arzularını körüklemek değildir.
Tam tersine...
Demokrasiyi bir hayat tarzı olarak ciddiye almaktır.
Bu dertleri sayıp dökmenin altında politikacıyı tukaka etmek gibi bir niyet de yoktur.
Tam tersine...
Politikacıyı ve politikayı fena halde ciddiye alan bir hassasiyet yatıyor bu satırlarda...
Politika çok ciddi bir iş. Bir bakıma herşeyin eninde sonunda gelip dokunduğu bir son noktadır politika. Hele bizim gibi ülkelerde çok şeyin kaderine hükmettiği için olağanüstü ciddiye alınması gereken, saygıdeğer bir meslek olmak durumundadır.
Politikacı ve politika kendine hızla çeki düzen vermelidir. Seviyesini bir an önce yükseltmelidir. Siyaset kurumu sorun üreten ve biriktiren değil, çözüm üreten ve uygulayan bir mekanizmaya dönüşmelidir.
Yılların özlemi bu.
Bu özlemi gidermenin yolları, reçeteleri de bilinmiyor değil. Siyaseti işleyen bir kurum haline getirmeye dönük bir sürü reformlar dizisi yıllardır fikir olarak tekrarlanır durur.
Demokratikleşme denir. Siyasetin ve devletin yeniden yapılanması denir. Seçim sisteminin, siyasi partiler düzeninin değiştirilmesi denir. Üstelik bütün bunlar özellikle 1990'larda partilerin seçim vaadleri arasında da yer almıştır. Koalisyon protokollerine, hükümet programlarına konmuştur.
Yıllarımız böyle geçti.
Ama birşey değişmedi!
Örneğin değiştiremediğimiz bozuk düzenlerden biri de siyasi partilerin işleyişidir.
Lider sultası!
Lider oligarşisi!
Hep bunlardan yakınılır ve denir ki:
-Parti içi demokrasi olmadan ülkede demokrasi olmaz!
Partilerle ilgili yakınmalarda haklılık payı çok yüksektir. Çünkü partiler kalite kontrolü yapamıyor. Toplumdan siyasete genellikle kalitesiz olanı taşıyor. Toplumla siyaset arasında gerekli bağı kuramıyor. Halkın politikaya katılımını yaygınlaştıramıyor. Topluma heyecan ve çoşku aşılayacak çözüm projeleri üretemiyor.
Bütün bu olumsuzluklardan kurtulmak için yasal düzenlemeler şart. Hem Siyasi Partiler Yasası'nda hem Ceza Kanunu'nda... Partilerin adam olabilmesi için sivil toplumun gelişmesi, baskı gruplarının ağırlıklarını arttırması da şart. Devletin yeniden yapılanması, rant dağıtan bir mekanizma olmaktan kurtulması, örneğin bankacılık alanından çekilmesi de koşullardan biri...
Hızla değişen, daha da değişip gelişmek isteyen Türkiye'ye ayak uyduramıyor siyaset kurumu. Partiler de, politikacılar da toplumun değişim ihtiyacı karşısında yaya kalmış durumdalar. Politikadaki tıkanıklık bu yüzden.
Elbise dar geliyor!
Orasından burasında atıyor. Türkiye'ye yeni bir elbise dikmekten başka çare yok. Liderler ve politikacılar, Türkiye'nin önünü açmak göreviyle karşı karşıyalar. Yalnız gelecek seçimi değil, ülkenin geleceğini de düşünmek ve planlamak durumundalar.
Bu büyük bir sorumluluktur, yerine getirilmesi gereken...