kapat

PAZAR 10 MAYIS 1998

Nuriye Akman (e-posta:nakman@sabah.com.tr )

Türkler'i Almanlar'a Almanlar anlatacak

5 Haziran'da Hamburg'da açılışını yapacağı Türk-Alman Vakfı'nı kuran Vural Holding'in sahibi Vural Öger, Almanya'daki Türk imajını Almanlar'ın düzelteceğine inanıyor ve şöyle diyor: "Türkiye'nin her türlü politik, ekonomik sorununu Alman kamuoyuna açıklamada Almanlar'ı kullanmanın daha etkin sonuçlar yaratacağına inandım."

Suyu ondan güneşi sizden

Vural Öger, yüzde 72'lik popülerlik oranıyla, Almanya'da Atatürk'ten sonra en fazla tanınan Türk isim. Alman turizm pazarının dördüncü büyük şirketi Vural Holding'in yarattığı 7 bin kişilik istihdam ve 850 milyon marklık cironun bu popüleriteye katkısı büyük olsa da onu Almanya'da "sözü geçen bir Türk" yapan asıl neden, Türk ve Alman kültürlerini şahsında bir sentez haline getirme becerisi. 36 yıldır Almanya'da yaşayan Öger, artık yılda 850 bin Alman'ı bir Türk ismiyle dünyayı gezdiren, Türkiye'ye yılda 160 milyon mark döviz getiren adam, olmakla yetinmiyor. Maddi ve manevi birikimlerini içinden çıktığı Türkiye'ye kanalize etmek istiyor. "Türkler kendilerini Almanlar'a anlatamadılar. Peki ya bizi Almanlar'a Almanlar anlatsa, nasıl olurdu?" diye düşünüyor. Mesut Yılmaz'ın dilinden dökülen bir "Lebensraum" sözcüğüyle kilitlenen Türk-Alman ilişkilerinin arka bahçesinde, iki toplumun belki uzun yıllar sonra devşireceği güller yetiştirmeye hazırlanıyor. Türk-Alman Vakfı'nın suyu ondan, güneşi sizden.

- Mesut Yılmaz'ın telaffuz ettiği "Lebensraum" kelimesinin iki ülke ilişkilerinde yarattığı depremin sarsıntıları sürüyor mu?

- Evet, hâlâ medyada Türkiye aleyhinde pek çok yayın var. Geçen hafta önemli bir gazetede "Mesut Yılmaz'ın intikamı" başlığıyla bir haber çıktı. Haber, Türkiye'de yaşayan Almanlar'a büyük baskı yapıldığı, bunların kalma izinlerinin uzatılmadığı, karşılarına bir sürü zorluk çıkarıldığını söylüyor. Bir de karikatür yapmışlar. Mesut Yılmaz'ın eline uzun namlulu bir tüfek. Namlunun ucunu kıvırmışlar sol tarafa doğru. Orada 7-8 tane yaşlı Alman. Kurşun bunlara gidiyor. Bize Almanlar'dan çok sayıda mektup, telefon geliyor. "Türkiye'ye gidersek acaba başımıza bir şey gelir mi?" diye. Yani sıradan vatandaşın hiç ilgilenmediği, sırf politik açıdan bakılması gereken Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girip girememe olayı, sokaktaki insanın seviyesine indi. Almanlar gerçekten Hitler döneminin terimlerini kullandığınız zaman tipik mantık ölçülerinin dışına çıkıyorlar. Bir Alman'a "Yahudiler'e yaptıklarınızı unuttunuz mu?" derseniz, konuşmanız hemen biter. Yüzleri kıpkırmızı olur ve kalkıp giderler. Eğer bir Alman'la diyaloğunuzu kesmek istiyorsanız ona 45'lerde işledikleri günahları sorun.

- Mesut Yılmaz'ın bu gerçeği bilmemesi mümkün mü?

'Poker oyuncusu değil'

- Kendine göre bir hesabı vardı herhalde, bilmiyorum. Mesut Yılmaz dürüst ama bir poker oyuncusu değil. Düşündüğünü söyleyen bir insan. Kohl ise tam tersi, bildiğini yapar ama hiçbir zaman karşısındakinin yüzüne düşüncesini söylemez. Tabii tansiyonun bu şekilde artmasından çok rahatsız olan, Kohl'un politikasını tenkit eden çevreler de var. Geçenlerde Almanya'nın en büyük turizm gazetesinde bir anket yayınlandı. "Türkler'in AB'ye girmesini onaylıyor musunuz?" sorusuna yüzde 40 "Evet", yüzde 30 "Olabilir" yanıtı vermişler.

- Resmi açılışını 5 Haziran'da Hamburg'da yapacağınız Türk-Alman Vakfı'nı kurarken, bu potansiyeli mi devreye sokabileceğinizi düşündünüz?

- Evet. Almanya'da 5 binin üzerinde Türk derneği var. Üyeleri Türktür. Türkler Türkler'le münakaşa ederler. Alman'ın haberi olmaz. Almanya'nın toplumsal karakterini çok iyi bilen, ekonomik açıdan belli bir pozisyona gelen, hakkında her ay 400 yazı çıkan biri olarak, şöyle düşündüm: Bu politikacılar ne yaparsa yapsınlar. Bizim bir insan siyasetimiz olsun. Almanya ve Türkiye'nin sivil toplum örgütlerinin üst düzey temsilcilerini, medya mensuplarını, sanatçıları, politika ve iş dünyasının en etkin isimlerini bir araya getirip, iki toplum arasında bir diyalog başlatalım. Ne mutlu bize ki, son derece elit bir kurucu ve destekleyiciler listemiz oluştu.

- Birkaç yıl önce de Türk-Alman Cemaati'ni kurmuştunuz. Sanırım fazla etkinlik gösteremedi. Bu deneyime rağmen, vakıf fikrinize bir yıl gibi kısa bir sürede nasıl bunca desteği alabildiniz?

'Kaynakları çok kıt'

- Türk-Alman Cemaati'nin parasal kaynakları çok kıt kaldı. Nedense bizim toplum, sivil örgütleşmede çok başarılı değil. Bir cami yapımına 2 yüz mark para veriyorlar, sivil örgütlenmeye 5 mark vermeye yanaşmıyorlar. O örgütlenme daha çok Türkler'in haklarını Almanlar'a karşı savunmak üzere kurulmuştu. Ama üç beş marklık bütçelerle iş gitmiyor. Vakıf ise, Almanya'daki Türkler'in hakkını koruyan bir kuruluş değil. Üyelerinin yüzde 80'i Alman. Ben, Türkiye'nin her türlü politik, ekonomik sorununu Alman kamuoyuna açıklamada Almanlar'ı kullanmanın daha etkin sonuçlar yaratacağına inandım. 85 milyonluk bir toplumun hepsi ile konuşamam. Ama vakıf üyesi 60 etkin Alman'la konuşup ikna edersem onlar kendi gruplarını etkileyebilecekleri için birbirimizi anlama sürecimizi hızlandırlar diye düşündüm.

- Bu vakıfta yer almalarının Almanlar'a getireceği yarar nedir?

- Almanya'da tahmin edemeyeceğiniz çapta sağduyu sahibi insan var. Hıristiyan Demokratlar'ın Almanya'yı bir yere götüremiyeceğinin farkındalar. "Aramızda 2 milyon 3 yüz bin Türk var. Bunlar kalacaklar. Bunlar kendi anavatanlarından da kopamadıklarına göre, bizim bunlarla iyi diyalog kurmamız, bunları aramıza almamız lazım. Benim lisanımı konuşuyorlar, burada yetişmişler. Birbirimize ihtiyacımız var" diyorlar. İşte bunların mobilize edilmesi lazım.

- Yani vakfın kurucuları arasında Türkler'den çok Almanlar'ın olması tesadüf değil.

'İmajımızı düzeltecekler'

- Evet. Almanya'daki Türk imajını Almanlar düzeltecek. Ben Alman vatandaşı olmama rağmen kendimi hâlâ Türk olarak hissediyorum. Türkiye için bir şeyler yapmak istiyorum.

- İyi ama Almanya kötü gününüzde, mesela uçağınız düştüğünde sizden Türk işdamı diye söz ediyor. İyi gününüzde mesela, ırkçılık iddialarına karşılık verirken başarılarınızı öne çıkarak sizden Alman işadamı diye bahsediyor.

- Ben olayları duygusal değerlendirmek istemiyorum. Ben kendi davamda müsbet adımlar atmaya devam edeceğim. Dün aleyhimde konuşan biri, bugün benim davamla ilgili pozitif bir aksiyonda bulunuyor ise ben davayı kazanmışımdır. Tabii söylediğiniz çok doğru. Otel yatırımı için gittiğimiz Havana'da bir basın toplantısı yaptık. Karşımda yüz tane Alman gazeteci. Alman Büyükelçisi de geldi, "İlk Alman Küba yatırımını kutluyorum" dedi. Ama oradaki Türk Büyükelçi davet etmemize rağmen gelmedi. O da başka bir olay. Yani bana Alman Büyükelçisi sahip çıktı. Şimdi Almanya'da bir kesim sermaye sahibi var ki, bunlar 7 milyon yabancının yaşadığı ülkelerinde iç barış istiyorlar. Türkiye'nin potansiyelinin farkındalar. Diyorlar ki "Türk çocukları doğduğu zaman isterlerse derhal Alman pasaportu verelim, Hıristiyan Demokratlar'ın politikaları biraz tarihin gerisinde kaldı." İşte böyle düşünenler için vakıf olarak Türk kültür haftaları düzenleyeceğiz, Türk Devlet Operası'nı getireceğiz, Türk mallarını, filmleri göstereceğiz. Şehirlerin gösterişli yerlerinde "Türk Information" merkezleri açacağız. Ressamlarımızı, müzisyenlerimizi tanıtacağız. Yani Türkler'in sadece döner kebap satan veya fabrikada çalışan insanlar olmadıklarını anlatacağız. Sanat ve kültür insanlarımızı finanse ederek Alman kamuoyunun karşısına çıkartacağız. Çeşitli sempozyumlar yapacağız, her iki toplumu ilgilendiren konuları ele alacağız. Mesela Türk ve Alman emniyet müdürlerini, Türk ve Alman avukatlarını bir araya getireceğiz, tartıştıracağız. Belli şehirleri kardeş şehir yapmaya çalışacağız.

- Bu işe ne kadar para koydunuz?

4 yüz bin mark sermeye

- Kuruluş için Alman kanunlarına göre konması gereken asgari sermaye 4 yüz bin marktır. Ben bu miktarı koydum. Kurucuların katkısıyla, sermaye üç milyon marka çıktı. Ayrıca Alman turistlerin yanında senede üç yüz bin işci Türkiye'ye geliyor. Biletlere üç-dört mark katkı payı isteyeceğim, belki oradan da bir kaynak bulacağım. Bu olayı biraz daha götürürsem Alman Kültür Bakanlığı'ndan da kaynak bulabilirim. Birçok Alman şirketi vakıflara para ödediği zaman vergiden de düşebiliyor. Yani kaynak açısından bir korkum yok. Bakın, beni bu vakfı kurmaya iten en büyük neden yaşadığım bir olaydır. İkinci evliliğimden olan iki çocuğum var, biri 10, biri 6 yaşında. Hanım Alman. Küçük çocuğu, genellikle annesi okuldan alır. Birbuçuk yıl önce bir gün okula ben gittim. O günlerde de hep ihtar ediyorum, "Benimle Türkçe konuş" diye. O gün, "Erol, gel oğlum buraya" dedim. Gelmiyor çocuk. "Gel oğlum" dedim tekrar. "Baba, lütfen arkadaşlarımın yanında benimle Türkçe konuşma" dedi. Bu o kadar ağırıma gitti ki, anlatamam. Eve gittim, düşündüm. Altı yaşında bir çocuk neden böyle düşünüyor? Almanya'daki Türkler'in imajından dolayı. Ne yapmam lazımdı? Türk hükümetleri bu imaj için bir şeyler yapabildi mi? Hayır. Burada yaşayan 2 milyon 300 bin Türk ne yapıyor? Büyük bir çoğunluğu fabrikaya gidip geliyor. Durumları iyiyse daha büyük bir Mercedes alıyor, belki bir kat daha alıyor. Başka da bir şey yapmıyor. Dernekler ne kendilerini ne Türkiye'yi temsil edebiliyorlar. Bana gelince, şu nedenden bu nedenden, Almanya'da belli bir seviyeye gelmişiz, 830 milyon mark ciro yapan bir kuruluş olmuşuz, sempati topluyoruz, toplumun en etkili kesimleriyle iyi dostluklar kurmuşuz. Bu imkanları kullanayım dedim. Bugün Kıbrıs sorunundan Trakya sorununa kadar her konuda yılmadan konuşuyorum. Almanya'da ilk defa Kıbrıs Türk tezinin ne olduğuna ilişkin bir kitabı Dr. Akerman diye biri yazdı. Daha vakıf kurulmadan bu kitabın bütün sorumluluğunu üzerime aldım. 500 Alman milletvekilinin elinde bu kitaptan bir nüsha var. Ben bundan sonra da böyle "Dr. Akerman"ları bulacağım. Birisi Trakya sorununu yazacak, birisi Kürt sorununu ele alacak. Bir dağıtım servisi kuracağım. Bir anda 3 bin anahtar adrese bunları ulaştıracağım.

- Almanlar'ı vakfınıza çağırırken nasıl bir üslup kullandınız?

2 milyon Türk...

- Almanya'nın en güçlü isimlerine gidip projemi anlattım ve "Sizin gibi insanlara ihtiyacım var. Lütfen en öndeki atın üstüne biner misiniz?" dedim. Tabii Almanca'yı Türkçe'den iyi konuşmam, ömrümün üçte ikisinin orada geçmesi, ekonomik başarılar onlar için etkileyici oluyor. Zaten bizi medyadan da izliyorlar. Bir Hamburg stadına gidiyorlar bizim reklamı görüyorlar. Basından gördüğü bir şahsı karşısında bulunca oturuyor ve konuşmaya başlıyor. Size bir şey söyleyeyim mi diyorum, Almanya'da 2 milyon 3 yüz bin Türk yaşıyor. Bunlar göç etti, değil mi? Ama bu hükümet hâlâ burası göç ülkesi değil diyor. Siz ne düşünüyorsunuz? "Olur mu tabii göç ülkesi" diye cevaplıyor. Peki bunun deklare edilmesi lazım değil mi? "Düşünebiliyor musunuz?" diyorum, burada Türk çocukları doğuyor, Almanca'yı Türkçe'den daha iyi biliyorlar. Ne yazık ki hâlâ statüleri yabancı. "Bu, insanlık ayıbı değil mi?" diye soruyorum. "Haklısınız" diyorlar. Yine soruyorum. "Almanya Türkiye münasabetlerinde tansiyon böyle yükselirken burada yaşıyan Türkler, anavatanından kopamadıkları için huysuzlanırsa, siz içinizde 2 milyon 3 yüz bin huzursuz Türk'ü kaldırabilir misiniz?" Cevap: "İmkanı yok." O halde ne yapmamız lazım? Hükümet sadece oyları avlama peşinde. Ben bu işe kendimi koyuyorum. Siz de sağduyu sahibisiniz. Siz de lütfen bir şey yapın diyorum. O zaman buzlar çözülüyor. Alman ruhunu okşamak için onun beyin filtresinden geçmeniz lazım. Alman'ın kategorik bir düşünce tarzı var. Üç yaşındayken çocuğa diyorlar ki, "Arabanın önünde oturanlar kemer takar. Çocuklar katiyen önde oturmaz." Üç yaşındaki çocuğu yanına alıyorsun, "Ben burada oturamam, arkada oturmalıyım, sen de kemer tak" diyor. Şimdi tipik Alman, "Askeri idare olan yerlerde faşizm vardır, insan hakları çiğnenir. Türkiye'de çiğneniyor" diye düşünüyor. Siz Türkiye'deki asker olayının başka şekilde algılanması gerektiğini anlatmaya çalışıyorsunuz.

- Hiç zorlandığınız olmuyor mu?

'Ömrüm Almanya'da geçti'

- Türkiye'yi körü körüne müdafaa eden biri değilim. Almanlar'ı kazanmanın tek yolu dürüstlüktür. Benim de tenkit ettiğim hususlar oluyor. Ama bakın Türkiye'de bir stadyumda milli marş çalındığında üç tane adam yerinde otursa diğerleri onu dövmeye kalkar. Almanlar eli cebinde oturuyor. Aralarında artık milli marş çalmayın diyenler var. Ama ayağa kalkmayanları döven Türkler, Türkiye'nin asıl milli çıkarları söz konusu olduğu zaman da sorumluluk almaktan kaçıyorlar. Ben, vatan, millet, Sakarya milliyetçiliğinin peşinde değilim.

- Madem popüleriteniz bu kadar yüksek, neden Almanya'da aktif politikaya girmiyorsunuz?

- Ömrümün üçte ikisini Almanya'da geçirdim. Alman toplumunun sorunları beni ikinci derecede ilgilendiriyor. Bir politikacı enerjisini oy oranlarını korumaya harcar. Ben bir işadamıyım, parasal tatmine ulaşmışım. İmkanlarımı Türkiye için kanalize etmek istiyorum. Yaşlılığımda Almanya'da oturmak istemiyorum. Ama Türkiye'ye döndüğüm zaman da Ortaçağ zihniyetinin hakim olduğu bir ülkeyle karşılaşmak istemiyorum. Türkiye'nin yerinin Avrupa olduğuna inanıyorum. Batı'nın değerlerinin toplumun bütün kesimlerinde paylaşıldığını görmek istiyorum. Almanya bizim için kilit bir ülke. Her iki kültürü de çok iyi tanıdığım ve sözümü geçirdiğim için, ilişkilerde müspet bir rol oynamak istiyorum. Almanlar'a Türkiye hakkında iyi şeyler düşündürtebilirsem, daha büyük bir mutluluk olamaz. Bir köprü olayım yeter. Profesyonel lobi şirketleriyle bu işin yürüyeceğine, bankalardaki 35 milyar marklık Türk tasarrufunun Türkiye lehine kullanılacağına inanmıyorum. Bu ancak benim gibi düşünen, Türkiye'yi seven insanların bir araya gelerek başarabileceğimiz bir şeydir. Herkesten destek bekliyorum.


© COPYRIGHT 1998 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Yorum ve önerileriniz için: editor@sabah.com.tr