PAZAR 19 NİSAN 1998
Mimar Fossati, bir kuyumcu titizliğiyle uğraştığı kubbede, kazıdığı çinilerin altından, bir Meryem figürü daha çıkardıktan sonra durdu...
İşte karşısındaydı...
Oturduğu uzun bacaklı ahşap sehpada bir süre öylece kaldı. Tıkandı, yutkundu...
Elleriyle mozayiğin üzerindeki tozları bir kez daha sildi...
Üfledi ve Meryem'in gözlerindeki küçük çini lekelerini baş parmağıyla silmeye çalıştı.
12'nci yüzyılda altın mozayiklerden yapılmış Meryem ve İsa figürleri karşısındaydı.
Mimar Fossati padişahın isteği üzerine İstanbul'a çağrılmıştı...
İstanbul'un fethinden bu yana hiçbir Hıristiyan, Ayasofya'nın duvarlarına el sürememişti...
Şimdi kendisine verilen izinle, Ayasofya'nın iç duvarlarındaki mozayikleri, freskleri, çinileri, desenleri kazıyarak ortaya çıkarıyordu.
İnanılmaz bir mutluluktu bu.
Dönüp yine baktı. Bir daha ve bir daha...
Elini yeniden demir keskiye götürdü, çekici alıp havaya kaldırdı, tam vuracakken durdu...
Ayasofya'nın sessizliği neredeyse kulaklarında çınlıyordu...
Önündeki çini desen büyüdü, dalgalandı, ruhuna yapıştı kaldı.
Fossatti sehpadan indi... Az ilerideki muslukta yüzünü yıkadı ve padişahla görüşmeye gitti.
Huzura alındığında, titrek bir sösle padişaha şöyle dedi:
- Kusura bakmayın hünkarım ben benden istediğinizi yapamayacağım...
Padişah sordu:
- Neden?
Fossatti başını önüne eğerek şöyle dedi:
- Çünkü bir şahaseri ortaya çıkartmak için başka bir şaheseri yoketmek zorunda kalıyorum...
Evet, bu sözü, önceki gün Ayasofya'nın o derin sessizliğinde yürürken bir arkadaşımdan dinliyorum.
Ve duyar duymaz çarpılıyorum...
Acaba bir şaheseri ortaya çıkartmak için bir başka şaheseri yok etmek zorunda kalmak nasıl bir acıdır?
Öyle ya; mimar o altın mozayikleri ortaya çıkartmak için aynı değerdeki çinileri kazıyıp atmak zorunda...
Ve böyle bir paradoksa dayanamıyor...
İşte diyorum, Türkiye'nin, ya da dünyanın bugün yaşadağı paradoks bu..
Birbirinin üzerine kapanan inançların ve kültürlerin kendi varlıklarını sürdürebilmek için birbirlerini yok etmek zorunda kalması...
İşte Bosna, işte Azerbaycan, işte Arnavutluk ve tarih boyunca daha niceleri...
Ve Türkiye'nin Avrupa Birliği yolunda karşılaştıkları...
Birbirinin üzerine kapanan dinlerin ve kültürlerin şah yapısı diyebileceğim Ayasofya'yı gezerken doğrusu irkiliyorum...
Müslümanlığın kıblesiyle Hıristiyanlığın dua yönü aynı açıya düşmüş...
Hazreti Muhammed'in hemen yanında Meryem ve İsa figürleri duruyor...
Bu muazzam görüntü karşısında donup kalıyorum...
Arkadaşım anlatmaya devam ediyor:
"Ve Atatürk, Ayasofya'nın müze haline getirilmesini sağlıyor..."
İşte bu coğrafyada, bu tarihin evlatları olarak yaşayan bizler için en kritik nokta burası...
Laikliğin din düşmanlığı olmadığını, tam tersine dinleri aynı özgürlük zemininde yaşatmaya olanak sağlayan bir sistem olduğunu göstermesi açısından bu manzara beni çok etkiliyor...
İşte Osmanlı'nın son dönemlerinde bir "reform arayışı" içine girmesi de böyle bir anlam taşıyor.
Padişahın Ayasofya'nın duvarlarındaki Hıristiyan figürlerinin yeniden ortaya çıkartılmasına izin vermesi de böyle bir "kültürel zenginlik" arayışıdır.
Bu yüzden, dünyaya yalnız "din penceresi"nden bakıp, dini siyasallaştırmaya çalışanlara Ayasofya'yı gezmeyi tavsiye ediyorum...
Böylece Ayasofya'yı gerçekten hissedenler, anlayanlarla, Ayasofya'yı siyasi nedenlerle "ibadete açmak" isteyenler arasındaki farka dikkat çekiyorum.
Onlar giderlerse göreceklerdir ki, Ayasofya'nın o derin sessizliğinde Hazreti Muhammed'in adıyla, Meryem'in figürü arasında mimar Fossati'nin sözleri yankılanmaktadır...