PAZAR 19 NİSAN 1998
Avrupa Birliği (AB) yürütme organı sayılan Avrupa Komisyonu'nun yıllardan beri vazgeçilmez komiserlerinden (bizim bildiğimiz polis komiserleriyle karıştırmayın sakın!) biri sayılan Dr. Martin Bangemann bu hafta önce İstanbul'da ardından da Ankara'da konuşmalar, temaslar yaptı ve döndü.
İstanbul'da Ekonomi Bankası'nın sponsorluğu ile İstanbul Teknik Üniversitesi, Yıldız Üniversitesi ve Berlin Teknik Üniversitesi'nin birlikte düzenledikleri seminere ben de konuşmacı olarak davetliydim ve Bangemann'ın söylediklerinden çok etkilendim.
Yıllardır, komisyondaki "Türk dostu" olarak bilinen komiser, çok gerçekçi analizler yaptı ve doğruları anlattı.
Ben, AB'nin Lüksemburg kararlarının yarattığı büyük hayal kırıklığını, kamuoyundaki kızgınlığı, hükümetteki sert tepkileri anlattım ve "Tam üyelik rüyası bitti mi, bitmedi mi artık karar verelim" dedim.
Bangemann, tam Avrupalı (veya Avrupalılaşmış bir Alman) mantığı ile, bizlerin "kızarak, döverek, tehdit ederek, sitemler yağdırarak" hiçbir yere varamayacağımıza dikkat çekti ve "Amacınız üzüm mü yemek, yoksa bağcıyı mı dövmek?" diye sordu...
(Bizim, hem bağcıyı dövmek, hem de üzüm yemek istediğimizi bilmiyor!)
"Bırakın bu duygusallığı" dedi.
İspanya ile Portekiz'in 7 yıl müzakere ettiğini, İngiltere'nin 2 defa veto yediğini, buna rağmen hiçbirinin havlu atmadığına dikkat çekti.
"AB'nin tutumuna kızıp, hakkınız olan bir şeyi bırakmayın" dedi.
Bangemann, farklı bir yaklaşımı da tavsiye etti. Lüksemburg kararlarının olumlu yönünü gözden kaçırdığımızı ileri sürdü:
"1987'de tam üyeliğe başvurduğunuz zaman, biz AB Komisyonu olarak, ne Türkiye'nin ne de AB'nin tam üyeliğe hazır olduğuna inanmıştık ve verdiğimiz yanıtta sadece, Türkiye'nin tam üyeliğe ehil olduğunu söylemekle yetinmiştik. Lüksemburg'daki kararda ise, Türkiye'nin tam üye adayı olduğu açıkça ve resmen belirtiliyor. Üstelik bunu sadece AB Komisyonu değil, bağlayıcı şekilde devlet ve hükümet başkanları açıkladılar. Yani bağlayıcı şekilde, Türkiye'nin Avrupalı olduğu, tam üyelik adayı olduğu, diğer adaylarla eşit muamele görmesi gerektiği, ancak bazı koşulları yerine getirdikten sonra müzakerelerin başlayacağı saptandı. 1987 ile 1996 kararları arasındaki büyük farkı görmüyor musunuz? Neden işin bu yanından yararlanmıyorsunuz? Önünüzdeki kapının açıldığının farkında değil misiniz?"
Bangemann, hem AB hem de Türkiye'nin yeni bir başlangıç yapmalarının gerektiğini sık sık vurguladı. Her iki tarafı akılcılığa davet etti... Haziran ayındaki AB doruğuna kadar da bir formül bulunabileceğinin altını çizdi.
Ne dersiniz?
Denemekte yarar yok mu?
Her şeyi yeni bir gözlükle görebilir miyiz?
STRATEJİ MORİ'nin geleneksel "Türkiye'nin nabzı" araştırması son durumu yansıtması açısından çok ilginç. 16-24 Mart tarihleri arasında, 2037 kişilik bir seçmen kitle ile yüzyüze anketlerle gerçekleştirilen araştırmanın yüzde 60'ı kentlerde, yüzde 40'ı ise nüfusu 20 binin altındaki kırsal bölgelerde yapılmış.
ANAP hâlâ önde görülüyor. Fazilet, eski Refah'a oranla epey oy kaybetmesine rağmen hâlâ 2'nci durumda. Ancak en ilginci kararsızların oranı. Yüzde 20'lik bir grup gelecek seçimlerin gerçek sonucunu saptayacak.
Ben Bahçelievler Çocuk Esirgeme Kurumu'nda gönüllü çalışan bir ablayım. Benim grubumda 3-6 yaş arası 27 çocuk birlikte kalıyorlar. Çocuklar çocukluk diyebileceğimiz komik, keyifli dakikaları yaşayamıyorlar. Hiç bakkala, sokağa çıkmıyorlar, arabaları, şehri, mağazaları bilmiyorlar. Küçük yaşlarına rağmen disiplinli bir hayatı yaşamak zorundalar. Özel eşyaları yok, herkes birbirlerinin giysilerini giyiyor. Saçları kazınmış. Elleri kupkuru. Temizlik büyük bir problem. Çamaşır ve kurutma makineleri var ama bir kişi 27 çocuktan sorumlu olduğu için aksaklıklar oluyor. Sabun, deterjan, şampuan, küçüçük bedenleri için kreme gereksinimleri var. Ve daha önemlisi özenle giydirilmeye, sevilmeye, şımartılmaya ihtiyaçları var.
Onlara göstereceğiniz şefkat, getireceğiniz bir kitap, yap-boz, çeşitli materyaller (karton, kalem, resim defteri, boyama, makas v.s.) eminim yaşamlarında büyük sevinçlere ve değişikliklere sebep olacak.
Daha da önemlisi benim de eksikliğini hissettiğim kimsesiz bir çocuğa nasıl davranılması, onun nasıl eğitilmesi konusunda bir kitap ya da yardımda bulunabilecek bir psikolog varsa lütfen Çocuk Esirgeme Kurumu'na gönderiniz ya da bana e-mail atın. Adres: nteliogl@boun.edu.tr
Lütfen beni ve bu yavruları yalnız bırakmayın.
(Tel: 0212 575 06 55)
Amerika'da son yılların bir modası var ki, yine bizdeki uygulamaları hatırlatıyor (!)
Bir otoyolu veya iki önemli şehir arasındaki bir yolu evlat ediniyorsunuz. Adeta bir üvey evlat gibi korumanıza alıyorsunuz.
Yolun hepsini de değil.
Sadece 5 kilometrelik bir bölümünün temizliğini siz yaptırıyorsunuz. Kişi olarak değil tabii... Yolları temizleyen özel şirketler var. Kilometre başına belirli bir para alıyorlar. İşte 5 kilometrenin yıllık bakım ve temizlik parasını siz veriyorsunuz. Her 5 kilometrede bir, karşınıza bir tabela çıkıyor. Üstünde "Bu 5 km'nin temizliğini M.Ali Birand karşılıyor" diye yazılı. Kiminde bir fabrika, kiminde bir kilise veya Rotary kulübü...
Yola bir tane çöp atmanın cezası ne biliyor musunuz?
1000 dolar... Bugünün kuruyla 300 milyon Türk Lirası. Arkanızdan gelen arabadakinin sizi görüp polise haber vermesi yetiyor.
Sonuç: Pırıl pırıl caddeler...
Aklıma İstanbul'un Yeni Bosna semtindeki yüzmilyon dolarlık fabrikalar geldi. Pislikten geçilmeyen, delik deşik caddelerin etrafında sıralanmış milyon dolarlık fabrikalar. Bahçelerindeki pisliği dahi sokağa doğru süpüren trilyonluk fabrikalar ve sahipleri...
İçimiz pis ise, ne yapalım...
İstediği kadar zengin olsun, adamın içi süfli ise, öyle kalıyor...