kapat

PAZAR 19 NİSAN 1998

Çetin Altan (e-posta:caltan@sabah.com.tr )

Bilseniz ne kadar güzeldi Hanzade...

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...

Yıllar yıllar önce bir yaz günü akşam üstüydü. Nadir Nadi'lerin Yeniköy'deki mevsimliğine tutulmuş yalılarına gitmiştim...

Yalının sağ kuytusundaki rıhtımla bütünleşmiş küçük yeşil bahçede oturuyorlardı.

Bitişik yalı komşuları olan Hanzade Sultan ile annesi Sabiha Sultan da oradaydı.

Bir de Nadir Nadi'nin kayınbiraderi, Halit Ziya'nın oğlu, eski Wahington ve Paris Büyükelçisi Bülent Uşaklıgil..

Soyluluğun Saray'la Çankaya sentezinden oluşmuş bir kreması...

Aynı zamanda ozan Celal Sahir'in kızı olan sevgili Berrin Nadi, zarif bir sadelikle tanıştırdı beni konuklarına ama, benim üst düzey ortamlardaki inceliklerden çok, tüylerini bohem meyhanelerindeki tartışmalarda büyütmüş olan patavatsızlık kanatlarım biribirine dolandı...

* * *

Neyseki başı incecik siyah bir tülle örtülü, durmuş oturmuş Sabiha Sultan iyi bir okuyucummuş benim. Toplumdaki sınıfsal yapılanmalarla, ekonomik tabloda sömürü analizlerinin yasaklı olduğu bir demokrasiye, demokrasi denemeyeceğine inanıyormuş o da...

Yaşlıca, su katılmadık eski bir Saray Sultanı'nın bizim yazılara böylesi bir ilgi duyması kafamda kimlik kartlarının karışmasına neden oldu...

Daha önce ikisini de hiç görmediğim için; Sabiha Sultan'ı, biraz daha ötede oturan Hanzade Sultan; Hanzade Sultan'ı da, kızı Fazıla sandım...

10-15 dakika bu kartvizit karmaşasında geçti konuşmalar.

Sabiha Sultan, II. Meşrutiyet döneminde düşüncelerinden ötürü sık sık tutuklanan akrabası Arif Efendi'ye benzetiyordu beni:

- Sizin de başınıza gelmedik kalmadı, tıpkı Arif Efendi gibi, diyordu.

* * *

Gözüm az ötede şezlongta oturan Hanzade'ye kayıyordu. Konuştuğum Sabiha Sultan'ı Hanzade, onu da Hanzade'nin kızı sanarak...

Bu tür şaşkınlıkların avanaklık mertebesine kadar çıkmayı her zaman başarmışımdır hayatta...

Sonunda kimlik kartları yerli yerine oturdu kafamda...

Hanzade'nin yanına gittiğimde:

- Meğer Hanzade sizmişsiniz, ben sizi Hanzade'nin kızı sanmıştım, dedim.

Dünya müzelerindeki tüm Madona tablolarından arıtılmış ne kırık, ne şuh; bilinmez bir havuzda kendi başına yüzen beyaz bir nilüfer yaprağına benzeyen bir gülücükle:

- Akşamın gölgeleri inmekte olduğu için öyle görmüş olmalısınız, dedi...

* * *

O sırada Bülent Bey geldi, Hanzade'yi benden kurtararak bir köşede içindeki anlamsız öksüzlükleri anlatmaya başladı...

Biraz sonra da Hanzade ile annesi, yandaki kendi yalılarına bahçeden geçivermek için ayağa kalktılar...

Ben de patavatsızlıklarımı onarma hışmıyla fırlayıp, sözde Hanzade'nin yalıdan yalıya geçmesine yardım etmek için, elinden tutmaya davrandım...

Ayağım mı kaydı ne oldu. İki yalı arasındaki kayıkhane boşluğuna düşüyordum az daha...

Hanzade'nin dişisel değil, güzelliğin bittiği yerde başlayan sanatsal bir güzelliği vardı...

Bir daha hiç karşılaşmadık. Yaşlılığını görmediğim için ölümünü duyduğumda, 35 yıl önce gölgelikteki şezlongunda oturan o güzel ötesi Hanzade, hafifçe elini sallıyordu kaybolmuş ufuklardan...


© COPYRIGHT 1998 MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. (Her hakkı saklıdır)
Yorum ve önerileriniz için: editor@sabah.com.tr