PERŞEMBE 16 NİSAN 1998
Şemdin Sakık'ın yakalandığı operasyondan hükümetin haberi var mıydı, yok muydu?
Peki, bu o kadar önemli bir soru mu?
Bu soruyu önemseyenlere göre, sorunun cevabı, Türkiye'de siyasi otoritenin sivil olup olmadığının anlaşılmasında yatıyor. Eğer, hükümetin haberi yoksa, bu hükümet aleyhinde bir eksi puan olarak kaydedilecek; varsa, Türkiye'de sistemin tıkır tıkır işlediğine hükmedilecek.
Olmadığı besbelli. Bunu, zaten, olayı gazetecilerden öğrendiği anda Başbakan Mesut Yılmaz açıkça ifade etti. Savunma Bakanı İsmet Sezgin'in, gazetecilerin sorusu üzerine yüzüne oturan ifade de, hükümetin haberi olmadığını, TV ekranlarına açıkça yansıttı.
Benzeri operasyonları daha önce İsrailliler yapardı ve İsrail'de Başbakan'ın, Savunma Bakanı'nın, hatta Dışişleri Bakanı'nın mutlaka haberi olurdu. Böyle olması da doğaldı; zira İsrail, güvenliği açısından silahlı kuvvetlerine ne kadar dayanırsa dayansın, ülkeye hükmeden her zaman ve tartışmasız olarak "sivil otorite" olmuştur ve İsrail güvenliğine ilişkin her önemli "siyasi karar", her vakit sivil otorite tarafından alınmıştır.
Bizde, bir süredir böyle bir uygulama yok. Hükümet mensuplarının ağzında bakla ıslanmadığı, Başbakan'ın açıkça söyleyemediği şeyleri "sessiz film" oynayarak gazetecilere aktardığı bir ülkeyiz biz ve Şemdin Sakık'ın Kuzey Irak'ta yakalanıp getirilmesi gibi, ciddi bir operasyon, elbette ki, hükümetin haberi olmadan yapılır ve öyle yapıldı. Bunda yüksünecek bir şey olabilir ama şaşacak hiçbirşey olamaz...
Bizde, yürütmeye ilişkin ilginç bir görev bölümü söz konusu. Ülkenin en ciddi ve hayat” güvenlik konularıyla hükümetin ilişkisi bulunmuyor. Bu konuları, Silahlı Kuvvetler tasarlıyor, planlıyor ve yerine getiriyor. Hükümet, yasama organına, malvarlığı önergeleri vererek, hasım siyasi liderlere kumpas hazırlamakla ve ihale dağıtım organizasyonu gibi "yürütmeye ait" konularla ilgileniyor...
TDabii, şu sırada, Şemdin Sakık operasyonunun kararının kimin tarafından verildiğinden daha önemle üzerinde durulan veçhesi, anlamı ve sonuçları... Bunun tartışılması gerekiyor.
Mesut Yılmaz'ın haberinin olmadığı anlaşılan operasyondan, başka bir Mesut'un, Mesut Barzani'nin haberdar bulunduğu seziliyor. Irak Kürdistan Demokrat Partisi'nin Türkiye'yi protesto eden açıklamaları, Kürt kamuoyu nezdinde zevahiri kurtarma çabası olarak değerlendirilebilir. Pek önemi yok.
Mesut Barzani'nin, Şemdin Sakık'tan kurtulmak istemesi de, anlaşılabilir... Şemdin Sakık, orada bulunduğu sürece, hem Türkiye ile IKDP arasında bir sıkıntı kaynağı oluşturacaktı; hem de "PKK iç savaşı"nın Kuzey Irak'a taşınmasında zemin uygun bulunacaktı. İkincisi, Mesut Barzani'yi de süpürebilecek dinamikleri harekete geçirebilirdi.
Bu operasyon sayesinde, Mesut Barzani, elini ateşe sokmadan, "kestane"yi Kuzey Irak dışına çıkartmış oldu...
Şemdin Sakık'ın yakalanarak Türkiye'ye getirilmiş olmasının, PKK'ya ağır bir "moral darbe" vurduğuna ve Silahlı Kuvvetler'in başarı hanesine kaydedileceğine kuşku yok. Fakat, bazı soru işaretleri yerli yerinde duruyor. Şöyle:
Abdullah Öcalan-Şemdin Sakık ayrılığı yeni değil. En az bir yıllık mazisi var. Öcalan, nasıl oldu da ve niye, Şemdin Sakık'ın yanından ayrılıp, tıpış tıpış Kuzey Irak'a gitmesine göz yumdu? Kuzey Irak'ta bulunduğu ve kendisi aleyhinde atıp tuttuğu sırada, -Türk kuvvetlerinin eline geçmesi ihtimali de varken- nasıl onu ortadan kaldırmaya bile teşebbüs etmedi?
Bugün artık Abdullah Öcalan ve PKK, sadece Türkiye'nin içsel bir güvenlik ve terör unsurları olmanın ötesinde boyutlara sahipler. Suriye'deki sistemin içindeler ve onun bir parçası durumundalar. Dolayısıyla, Şemdin Sakık'ın, Bekaa'dan ve Şam'dan Dohuk'a uzanan serüvenine, Suriye, niçin göz yumdu sorusu da kafalara gelip takılıyor...
Şu anda görebildiğimiz, galiba, sadece buzdağının üstü...